BİR SİYASÎ FABL

Geçen sene bu vakitler eski bir tanıdıkla sohbet ediyordum. “Suriye devrimi” dedikleri hadise taze olduğu için laf döndü dolaştı siyasete geldi. Kendisi ümmetin dağınıklığından, memleketin belini doğrultamadığından, Müslümanlar arasında hamiyetli insanların kalmayışından uzun uzun yakındı. Huyum değildir ama konuşmanın bir yerinde boş bulunup “İstiklâl Harbi bitmediği için böyle oluyor!” deyiverdim. Tanıdığım, bir süre yüzüme boş boş baktı ve taaccüple cevap verdi: “Senin epey aşırı fikirlerin varmış hocam.” Sonrası tatsız birkaç kelam ve yarım ağız temennilerle ayrılış… Dönüşte yol boyu düşündüm. Neden böyle oluyor? Benzer sahneleri birçok kez yaşamıştım ama aynı rahatsız edici tortuyu içimde her defasında hissetmekten kurtulamıyordum. Bir Türk’e “İstiklâl Harbi bitmedi.” diyorum, bana “Aşırılık yanlısı mısın?” diyor. Hayret edilecek bir hâl. “Aşırılık” insanda karşılığı, tarihte yeri olmayan şeydir; saman alevi gibi parlar, yakıp yıkar ve kaybolur. İnsan kendini hayatta ve tarihte tutan vakıaya “aşırılık” diyebilir mi?

Sağır ama konuşkan bir insan tipi türedi son yıllarda ve bugün çoğunluktalar diyebiliriz. Hem yakındıkları hadiseler arasındaki sebep-sonuç bağını kuramıyor hem de bağlantının gösterilmesine şüpheyle bakıyorlar. İstiklâl Harbi’ni hafife aldıkları yahut tarihte donup kalmış bir ân gibi tasavvur ettikleri için fütursuzca zihin sağlığınızla ilgili imalarda bulunabiliyorlar. Kategorize edemedikleri insanları tehlikeli ve marjinal addediyorlar. Artık her konuşmadan evvel kendimizi kalubelâdan başlayarak tanıtmak zorunda mı kalacağız? Boynumuza “Ben kimim ve söylediklerim ne manaya geliyor?” dövizi asıp sokağa öyle mi çıkalım? Yaşayışımızdan, üslûbumuzdan, kelimelerimizden, muhakememizden; olmadı jestten, mimikten; o da olmadı en azından kılık kıyafetten kim olduğumuz, neyi dert edindiğimiz açıkça belli olmuyor mu? Birbirlerini tanıyamayan insanlar dünyada olup bitenleri mi anlayacak? İnsanlar dünyadaki gelişmelerin vahâmetine ancak bir atom bombası atıldığında veya gökdelenlere uçak çarptığında uyanabiliyorsa politik olgunluk konusunda alınması gereken çok yol var demektir.

Bizde böyle de Batı toplumları farklı mı? Hayır. Bir bakıma onların hâli daha beterdir. Sınıf, mevki ve tahsil farkıyla da olsa zaten bütün kitleler aşağı yukarı böyledir. Yaygın, geçerli ve üzerinde uzlaşılmış düşüncelere göre yaşarlar. Toplumun nomosunun sembolleri olan kavram, olay ve kişileri alelusul değerlendirir ve kolayca harcayabilirler. Kitlelerin fazlasıyla uysallaştırıldığı ülkelerde mutlaka marjinal tipler de uç verir. Marjinaller felâket tellâllığından, kıyamet alâmetçiliğinden, savaş çığırtkanlığından beslenerek toplumda güya bir “karşı var oluş”u temsil eder. Modern Batı’nın tarihi bu yozlaşmayla mücadelenin, daha doğrusu yozlaşmayı kontrollü biçimde sürdürmenin tarihidir. Demokrasi uysal çoğunluk ile marjinal azınlığı, yani iki yozlaşma türünü dengede tutmanın adıdır. Her devlet bu dengeyi resmi veya sivil kişi ve kurumların desteğiyle sağlamaya çalışır. Ne var ki sanatçılar, filozoflar, din adamları resmî yetkisizlikleri sebebiyle; akademisyenler, bilim adamları, memurlar ise sivil etkisizlikleri sebebiyle demokrasi oyununa istenen katkıyı sunamamışlardır. 

Batı’da demokrasinin yozlaştırıcılığı sorununa karşı en efektif cevaplar 19. yüzyılın “devlet adamı” figürlerinden gelmiştir. Bu figürler 20. yüzyılın ortalarına kadar önemli bir fonksiyon üstlenmişti. Uysalları koyunlaştırmadan ve marjinalleri kurtlaştırmadan toplumun bir parçası kılmaya çalışmaları, yani iki tarafta da saygı ve güven uyandırmaları bakımından vazgeçilmez konumda idiler. Devletin icapları ile milletin hassasiyetlerini, kitlelerin ihtiyaçları ile bireylerin itirazlarını görebilecek bakış genişliğine sahiptiler. 60’lardan sonra ise hızlanan kapitalist sisteme mani teşkil etmeye (dinozorlaşmaya!) başladıkları görülünce dünya çapında kadro daralmasına maruz bırakılmışlardı. Daralma dalgası Türkiye’ye ulaştığında tam bir kaht-ı rical yaşandı. Cumhuriyetin kuruluşunda payı olan “devlet adamı” figürlerinin tamamı 19. yüzyıl Osmanlı aydınlanmacılığının bakıyesiydi. Bu bakıye 50’lere varamadan iç çekişmeler yüzünden büyük oranda harcanmıştı. Elde kalan “devlet adamları” da 27 Mayıs’tan sonra tamamen “Atlantik Düzeni”nin gereklerine göre mutasyona uğratıldı. Bu yeni mutant figürler etkinliklerini “ikinci cumhuriyet”ten itibaren hissettirmiş ve 90’larda nosyonun içinin tamamen boşaltılmasına yol açmıştı. “Devlet adamı” figürünün yozlaşmasıyla bir devlet ve millet arasında kaçınılmaz bir kopuş yaşandı. Dinozorların nesli tükenmişti, artık gergedanların çağı başlıyordu!

Bugün Türk devletinde görünen etkin figürlerin hiçbiri “devlet adamı” değildir, hepsi “devletin adamı”dır. Aralarındaki hayatî farka dikkat kesilmeliyiz: “Devlet adamı”nın ceberut da olsa babacan karakterinin yerini “devletin adamı” denen ruhsuz ve omurgasız bir güruh almıştır. “Devletin adamı” adamdan sayılmasını kartvizitindeki “devlet” kelimesine borçludur. “Devlet adamı” ise adamlığı herkesçe müseccel kimselerin kamu yararı için istihdamıyla teşekkül etmiş bir avuç özel karakterin sıfatıdır. Kitlelerin körkütük gidişine kritik dokunuşlarla dur deme mesuliyeti duyanlar “devlet adamları”dır. “Devletin adamı” aslında ima ettiğinden daha dar bir anlama sahiptir. O, devletin bile değil, devlet içindeki bazı adamların adamıdır, sadakati onlaradır. Tersi de doğrudur: “Devlet adamı”nın sadakati ne devlet denen soyut organizasyona ne halk denen amorf kitleyedir; “devlet adamı” ilkeye sadakat duyar, nomosa bağlıdır. “Devlet adamı” sıfatı taşıyanlar hem “İstiklâl Harbi”nin bilgisine vakıf olmak hem de “harbin bitmediği” bilincine sahip olmak zorundadır. Çünkü onu devletin uysallaştırma ve marjinalleştirme operasyonlarının bir parçası olmaktan sadece bu çiftkanatlılık koruyabilir. Yani özü itibariyle sivil karakterdedir. “Devlet adamları” bu kıldan ince, kılıçtan keskin çizgi üzerinde yürüyebilirlerse resmî sıfatlarının ima ettiğinden daha büyük bir değere kavuşur, “milletin adamı” pâyesini alırlar. Bir tür anka kuşundan bahsediyoruz, evet. 

Etrafta çiftkanatlı ve uzgörü sahibi adamlar yok veya görünmüyor. Olmaları da görünmeleri de istenmiyor zaten. Bugün gördüklerimizin çoğu gergedanca uzmanlardır. Bazıları uzmanlık alanlarına (hukuk, maliye, eğitim, sağlık, savunma, istihbarat…) hâkimiyetlerini Türk devlet idesine hâkimiyet gibi pazarlayıp kendilerini “devlet adamlığı” müessesesine (dinozorlara) mensup gibi gösterebilmektedir. Biz bu eski-yeni tartışmasında taraf değiliz, biz bu tartışma bahanesiyle kertenkeleleşmeye giden yolun açılmasından şikâyetçiyiz. Bize göre “21. yüzyıldaki küresel kültür savaşının saldırı ve savunma konseptlerinin bizi asimetrik savaşa zorladığı, bu yüzden siyaset kurumundan yetişme kadrolarla değil paranın ve popülaritenin yarattığı insanlarla iş tutmamız gerektiği” argümanı kertenkeleleşmenin önünü açmaya matuftur. Ayaktakımının baş olması ve ayakların bir daha baş sahibi olamaması için üretilmiş bir bahanedir. 

Hakikatli siyasetçiler yeniden başa geçtiğinde namuslu bürokrat, diplomat ve teknokratların, yani “devlet adamları”nın onların eli ayağı olacağına inanmak için -başta İstiklâl Harbi tecrübesi olmak üzere- yeterince sebebimiz var. Tepeden inmiş, siyaset dışı kurumlardan transfer edilmiş zoraki yöneticiler Türk siyaset kurumunu düze çıkaramadı. Bugün özel sektörden devşirme bakanlar ve besleme ajanslarla alınacak sonuç da farklı olmayacaktır. Dinozorların karşısına gergedanları koymakta da gergedanları bırakıp kertenkeleleri tercih etmekte de Türk’e yarar bir akıl göremiyorum.

Muhammed SARI (11 Recep 1447 - 31 Aralık 2025)