OYUNUN DÖNÜM NOKTASI

İnsanlar yaş alıp olgunlaştıkça zaman ve mekân üzerine daha çok kafa yorar. Hayat denilen sahnenin dekoru ve zemini üzerine düşünürken bulur kendini. Kurulum üzerine. Kuruluş üzerine… Gençlerse zaman-mekân kesitinde gerçekleşen hareketle ilgilenir daha çok. Aksiyondur onlar için sahneyi ve diğer her şeyi “görünür” kılan. Hareket yoksa varlık yok hükmündedir onlar için. Gerçi hareketi algılamak ve takip edebilmek az marifet sayılmaz. Çünkü çoğu insanın dikkat ve algı kapasitesi hareketi bile takip etmeye yeterli değildir. Hareket eden figüre, hatta figürün jestlerine, mimiklerine, kostümüne takılıp kalır insanlar. Oyun takılıp kalmamayı bilenlerin nazarına görünür. Diğer deyişle: Bir oyunu, oyunun içindekilere bakarak göremeyiz. Oyunu gerçek manada görmek için “oyun içinde oynanan oyun”u görmek gerekir. Oyunun ritmiyle kendi ritmimiz arasında bir asenkron yaratmadan, yani akışın dışına çıkmadan oyunu göremeyiz.

Oyunun dışına çıktığımızda akla gelen ilk soru, içinde yaşadığımız (daha doğrusu hapis tutulduğumuz) kapitalist oyun tarzının ne zaman ve nerede başladığı olacaktır. Teorik ihtilafları bir yana bırakırsak bilgilerimiz bizi 19. yüzyıl Avrupa’sına götürecektir. 1815’te başlayıp 1848 ve 1871’deki kritik kırılmalara rağmen 1914’e kadar uzanan hat boyunca kurulmuş bir dünya sistemi sahnesi var karşımızda. Oyunun küreselleşmesi de kılcallaşması da bu hattın işlerliğinden doğan maddi ve sembolik bolluk sayesindedir. Kurulumunda rol alan ülkeler hâlâ sahnededir ve rolleri aşağı yukarı aynıdır: Amerikanların silahı bol. İngilizlerin toprağı bol. Almanların parası bol. İsrail ise bizzat bunlar eliyle silahlandırılmış, topraklandırılmış, paralandırılmış bir unsur olarak başyardımcı rolündedir. Kurulumda yer almadığı hâlde şu sıralar oyunda görünen iki unsur daha var: Kürtçüler kendilerine vadedilen şeylerin zenginidir henüz. Hesaplarına göre kiminden silah, kiminden toprak, kiminden para alacakları vardır. Yani onlar da bolluğa kavuşmak hayaliyle girmiştir oyuna. Başından beri sadece Türkiye’dir bolluk yüzü görmeyen. Silaha değilse de paraya sıkışıktır. Toprağı değilse de vakti dardır. 

Bunca sıkışıklık ve darlık üzerine bir de kast-ı mahsusa ile dünyadaki ve bölgedeki hadiseler Türkiye aleyhine hızlandırılmıştır. Hızlandırmanın gerekçesi dâhiyâne: Vaktimiz olmadığı için gaza basıyoruz! “Haklının acelesi yoktur.” diye bir söz var. Türkiye bu sözün muhatabı olabilecek bir konumu 1923’te benimseseydi bugün telaşa kapılmasına gerek kalmazdı. Birkaç yıl önce “Türkiye hızlandırılıyor!” demiş; ince ince ölçüp biçmemiz, en çok teenniyle hareket etmemiz gereken safhada hiç düşünme aralığı bırakılmamasından yakınmıştım. Türkiye’yi hızlandıranlar şunu biliyor: Gözler ellerden hızlı olamaz. Eller ve ışıklar hızlı, müzikler ve alkışlar güçlü ise bu senkronize şov kendini izletir. Ekim 2024’ten beri ortada bizim de parçası olduğumuz bir şov var ama aktör müyüz, seyirci miyiz, rejisör müyüz bilinmiyor. Şimdilik şöyle denebilir: Aktör veya yönetmen değiliz ama gecenin özel davetlisi biziz ve bize eşlik eden arkadaşımızdır. Gözler sahnede değil, bizim üzerimizde:

Biz dünya sistemi sahnesini özel davetli olarak, sahneye çok yakın bir mevkiden, yarı pasif bir konumda seyrediyoruz. Fakat bu yakınlık sahnedeki şovmenin ellerinin hızına karşı bir avantaj sağlamıyor. Yüksek ses ve parlak ışıklar dikkatimizi toplamaya mani oluyor. Sahnedekiler ve sahneyi gerilerden seyredenler bu bakımdan birbiriyle uzlaşır pozisyondalar. Şov onlar için sergilenmiyor ve arkadakiler de zaten o mesafeden el çabukluğunun sırrını çözemeyeceklerini biliyor. Satanlar razı, alanlar mecbur. Bütün büyük şovlar gibi bu şov da bilete en yüksek fiyat ödeyen ön sıralar için sergileniyor gibi görünüyor. Hâlbuki şovu mümkün kılan salt para değil, localarda oturan salon sahiplerinin himayeleridir. Loca sahipleri herkese tepeden, mütekebbirâne bakıyor. Arkadakiler sahneye bakmayı çoktan bırakmış, meraklı gözlerle salonu ve locayı seyrediyor. Şovu en önden izleyenlerin durumu ise hiç iyi değil. Arkalarından ne işler çevrildiğini görme bakımından en dezavantajlı durumda olanlar onlar. Arkasındakiler katil mi, casus mu, hırsız mı göremiyorlar.

Biletleri satan ve sattıranların, alan ve aldıranların ilişkisi bir tür denge hâlindedir. Biz ön sırada oturup da olan bitenden bir şey anlamayanlar ne alıyor ne satıyoruz. Bu da şovun uzamasına, tatsızlığa sebep oluyor. Almıyoruz çünkü önce malı görmek istiyoruz. Satmıyoruz çünkü sahnede değiliz. Hem satacak nemiz var, orası da tartışmalı. Evet, bilete para ödemedik ama cemiyete katılmak için kiraladığımız kılık kıyafetin kesede açtığı büyük delik canımızı yakıyor. Parasını verip girseydik daha ucuza gelebilirdi. Keyifsiziz. Buna rağmen bize eşlik eden arkadaşımız ikide bir kolumuzu dürtüp şov bir harika değil mi diyor, alkışlayalım!... Alkışlayalım tabii ama inanasımız gelmiyor. Bunun alt tarafı bir illüzyon gösterisi olduğunu biliyoruz, kendimizi kaptırmıyoruz. Bir illüzyon gösterisi için neden bu kadar pahalı bir prodüksiyona ihtiyaç duyulduğunu da anlayamıyoruz. Bir müddet sonra arkadaşımız bizi ikna edemediğini görünce el yükseltmeye karar veriyor. Eğer alkışlamazsak bizi bir daha özel davetli olarak çağırmayacaklarını, hatta parasını ödeyerek bile bir daha şova mova giremeyeceğimizi fısıldıyor. Akla yatan bir ikaz. Ama bir daha böyle bir şov seyretmek isteyip istemediğimizden emin olmadığımız için diretiyoruz, gönülsüzlüğümüz daha da belli oluyor. Evde kalsaydık canımız sıkılacaktı. Buraya geldik, canımız daha da sıkkın. Asıl hata bizde diye düşünüyoruz, hiç gelmeyecektik, ama olan oldu bir kere... 

Biz türlü tasayla içten içe kıvranırken eşlikçimiz bir gözüyle bizi süzmeyi sürdürüyor. Gerçekten saf biri mi olduğumuzu yoksa istemem yan cebime koy demeye mi getirdiğimizi kestiremiyor. Saatine bakıyor. Vakit epeyce geç olmuş. Ya şimdi ya hiç deyip kararını veriyor. Ve sahnedeki şovmenle göz göze gelerek işmar ediyor. Şovmen kaçın kurası! Hemen çakıyor krizi ve sürpriz hamlesini yapıyor: Gecenin son gösterisi için, son büyük numara için sahneye bizi ve eşlikçimizi davet ediyor. Şok!!!

Oyunun gerisini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Fakat buraya kadar nakledilen kısmına bakarak ileriye ve geriye doğru birçok çıkarımda bulunmak mümkün. Mümkün çıkarımların kanaatimce ilki ve en önemlisi, Türkiye’nin bu küresel prodüksiyonun neresinde durduğuyla ilgili karar verme hakkının hâlâ mahfuz olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün okumalar Türkiye’nin çekimserliği veya edilgenliğine giden yolun mazeretlerini temin etmekten başka bir şeye yaramayacak. “Özne” mefhumunun hiç olmadığı kadar küçümsendiği bir çağda “çekimserlik ve edilgenlik” kulağa çok da kötü gelmiyor olabilir. Fakat şuna cevap vermeli insanlar: Ne dekorunda ne senaryosunda ne rejisinde yer aldığımız bir oyunun son sahnesinde kurşunu yiyen neden biz olalım? Şayet kurşun yemek kaçınılmazsa bunu neden onursuz şekilde bekleyelim ki? Oyun bitmeden ayağa kalkmazsak bunun bir oyun olduğunu ve oyunu bitirmek istediğimizi nasıl gösterebiliriz?

Küresel oyun boyunca giriş-gelişme-sonuç şemasını doğrularcasına Batı’dan dünyaya yayılan üç dalgaya şahit olduk. 19. yüzyılın kıtaları yavaş yavaş yutan sosyolojik ve kültürel dalgalanmaları, 20. yüzyılın tsunami benzeri yıkıcı ideolojik ve ekonomik dalgalanmaları, yerlerini 21. yüzyılda kısa erimli teknolojik ve psikolojik şok dalgalarına bıraktı. Yeni tahakküm biçimi en kısa sürede en büyük etkiyi almayı amaçlıyor. Bu da onu bir “şov ve şok rejimi” görünümüne büründürüyor. Böylesi maliyeti yüksek, etkisi kısa süreli bir rejimin sürdürülebilirliği yok. Sistem değer üretemeyişini başka değerleri yok ederek gizlemeye çalışıyor. Meşhur bir müzik grubunun bateristi grubun sıra dışı kariyerini özetlerken şöyle demişti: “Eskiden büyük farklar yaratan küçük bir makineydik. Şimdi özel ayrıcalıklar sunan büyük bir makineyiz.” Yolun sonuna geldik demenin şık bir yolu. Kapitalizm “sınırsız üretim-sınırsız tüketim-sınırsız kâr” prensibi sebebiyle zaten yolun başındayken sonuna varmıştı. Kürede başkasına yer bırakmayacak, küreye kendi bile sığamayacak kadar büyümüş kapitalist sistemin peşine takılıp varılacak bir yer yok. “Büyük farklar yaratan küçük makine” olmanın yolunu yeniden hatırlamalıyız. Anlattıklarım kimilerine masal gibi geliyor olabilir. Bir masal anlatmış olsam bile siz hiç masallarda masal anlatıldığını gördünüz mü?

Muhammed SARI (27 Cemaziyelevvel 1447 - 18 Kasım 2025)

SORUDAKİ HAKİKAT PAYI

23 yıldır iktidarda bulunan partinin isminin kısaltması 2000’lerin başında çeşitli biçimlerde açılıyordu. Herkes meşrebine, zekâsına, terbiyesine, niyetine, eşref saatine göre bir isim uyduruyordu. Bugün “reis! reis!” diye hâhişle, sitâyişle konuşan şuarâ, üdebâ, ulemâ, ukalâ, vükelâ tayfasının o zamanki alternatif bel altı isim önerilerini duysanız ağzınız açık kalır. (Kalır mı gerçekten?) Hepsi birbirinden ağır itham ve imalar içeren bu gayrıresmi adlandırmalar bana pek komik gelmiyordu. Kelime oyunu sevmediğimden değil; taşı gediğine koyarken hakikati de ifade edebileceğimiz bir yakıştırma arıyordum ama bulamıyordum. Kısa zaman sonra aradığım şeyin gözümün önünde durduğunu fark ettim. Hep böyle olmaz mı zaten? Bizi kör eden hırslarımız, beklentilerimiz, varsayımlarımızdır. Partinin resmi ismi başlı başına espri idi. Devlet sağlam bir espri patlatmıştı ama hiçbirimiz uyanamamıştık. Söz konusu kadro her ne yapacaksa bunu yargı organları ve finans ağları aracılığıyla yapacağını açık seçik söylemişti. Taş gediğimize konmuştu bir kere. 

Taş hâlâ oradadır. Gediğimize oturtulmuş taşla mı yaşasak yoksa taştan kurtulup gediği başka bir şeyle mi kapatsak bilemiyoruz. Orta yolcular “Kendi gediğimizi doldurmaya gücümüz yetmez ama gedikle de yaşanmaz. Hem o giderse daha beteri gelir. O yüzden hiç karışmayın.” deyip işin içinden sıyrılıyor. Fakat mesele yukarıda bahsi geçen partiden ibaret olsa tahammül edilebilirdi. Orta yolcuların görmediği yahut üzerini örttüğü gerçek şu: Türkiye’deki neredeyse bütün kritik kurum ve kuruluşların isimleri bir oksimorondur. Adında “halk” geçen partinin sicili vesayetçilikle, darbecilikle kapkaradır. “Hareket” partisi dedikleri yarım asırdır aynı yerde kaskatı, çakılı duruyor. İsmine “yeni” bilmemne diyenler mezardan çıkmış taze ölülerdir. Parti tabelasında “büyük” sıfatına bayılanların seçimdeki karşılığı ondalık küsuratlardan ibarettir vs. “Kayyım” tartışmasına da bu açıdan bakmanızı tavsiye ederim. Her siyasi partinin başındaki zat o seçmenin başına seçimle gelmiş gösterilen kayyımlardır. Bu seçilmişlerin vakti gelince kendi kurdukları partilerin kuruluş ilkelerine zıt görüşleri fütursuzca savunmaları başka nasıl açıklanabilir? Açıklaması basittir ve pragmatizmin dillendirilmeyen altın kuralıdır: Bir harekete ihanet etme hakkı yalnız o hareketin liderine aittir! Çünkü buna ancak o zaman ihanet denemez! 

Kökeni sofistlere dayandırılsa da pragmatizm esasen İngiliz-Amerikan hayat ve hâkimiyet tarzının felsefedeki yansımasıdır. Felsefe tarihinde yer verilse de pragmatistler kavramlarla veya kavramsallıkla uzun uzadıya ilgilenmezler, kavramları ancak “bir olgudan başka bir olguya geçebilmek” için kullanırlar. Olgusuz kavram yok hükmündedir onlar için. “Mevcut fiilî durum” neyi gerektiriyorsa onu yapmaya yönelen ve isteklerini gerçekleştirmek için sürekli “yeni fiilî durumlar” yaratmayı esas alan; pratik, müdahaleci, deneme-yanılmacı bir zihniyete sahiptir. Pragmatistler istekleriyle fiilî durumlar arasındaki uyumsuzluğu gidermekte ne kadar hevesliyse, eski fiilî durum ile yeni fiilî durum arasındaki zıtlığı, eski istekleriyle yeni istekleri arasındaki çelişkiyi tartışmakta o kadar isteksizdir. Bu bakımdan pragmatizm Erdoğan’ın (ve temsil ettiği kabul edilen kitlenin) en büyük silahı ve handikapıdır. Kapitalizm açısından işler tıkırında giderken el üstünde tutulduğu, kendini dünyanın zirvesinde hissettiği belli oluyordu Erdoğan’ın. Fakat kapitalizmin ağababası Amerika bile yeri geldiğinde ideolojik (görünümlü) kararlar almaktan çekinmez. Zaten pragmatizm Amerika için hem din hem dünya demektir, böyle avantajlı (!) bir itikadları var. Avamın nazarında kovboyların dürüst, harbi ve iş bitirici görünmeleri bu yüzdendir. Bu durumda kıvırmak, tevil etmek, riyâkârlık dezavantajlı kitlelerin (Müslümanların) payına düşer. Avam kendini kötülemeye, suçu kendinde aramaya mahkûmdur bir kere. Fıkradaki adamın dinindendir avam. Ramazan kavurucu yaza denk gelmiştir. Susuzluk iman gevretmektedir. O sırada oruçlunun biri, soğuk suyu kafasına diken gâvura yaklaşıp “dininin kıymetini bil!” demiştir. 

Adamın dini olur, avamın dini olmaz. İslâm adamlığımızı esas alır. Ve üstün vasıflarının bir gereği olarak “adam”ları avamı koruyup kollamakla mesul tutar. Pragmatizm ise bu asalet-mesuliyet bağdaşıklığının tam zıddına hizmet ediyor. Pragmatizmin sağladığı “genişliğe” rağmen Türk siyasetçisinin eksen değiştirmesi her zaman kolay olmuyor. Türk siyasetçisi tarihsel dezavantajlarından(!) hemen kurtulamıyor. Egemen güçler tarihsel kimliklerini bir baskı aracı olarak kullanabilirken tâbi pozisyonundakiler için kendi ideolojileri, kimlikleri, tarihsel rolleri gibi düşünceye dayalı meseleler ayak bağına dönüşüyor. Pragmatizmi, düşünceye dayalı karar anlarında Erdoğan’ın zaafını ortaya çıkarıyor. Aklı başında herkes Erdoğan’ın hemen hiçbir ideolojik ön kabulü ve uzun vadeli ereği olmadığını düşünsel kriz anlarında ayan beyan görebilir. Daha iyi görebilmek için Davutoğlu dönemiyle kıyas yapabilirsiniz. Davutoğlu pür ideoloji soslu söylemlerinin arkasında hiçbir reel ve fonksiyonel dayanak bulunmaması bakımından Erdoğan’ın zıddını temsil ediyordu. Kendini bütün Ortadoğu’nun dizaynına muktedir bir aktör olarak görürken basit bir blog yazısıyla alaşağı ediliverdi. Yerine pragmatizmden bile anlamayacak kadar pratik işlerin adamı olan biri geçti. Altmış gün sonra da darbe oldu. 15 Temmuz’un bu kontrastın tam ayrımında gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bahçeli ve Öcalan 23 yıl boyunca bütün acil sorunlarda (seçimse seçim, ittifaksa ittifak, ateşkesse ateşkes, savaşsa savaş…) Erdoğan’ın imdadına yetişti, fakat Erdoğan onların ideolojik taleplerine hiçbir zaman aynı açıklıkta cevap vermedi. Yargı ve finans eliyle yürüttüğü kimi operasyonlar bazen Türkçülerin ve Kürtçülerin canını yaksa da onlardan ciddi bir muhalefet görmedi. “Kepçeyle alıp kaşığın sapıyla bile geri vermeme” siyaseti muhafazakâr seçmenin gözünde Erdoğan’ın kudretine ve zekâsına hamlediliyor. Son on yıl bunun hiç de böyle olmadığının misalleriyle dolu. Yeni bir misaline önümüzdeki günlerde şahit olabiliriz. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili ideolojik eşik aşılıp halkın tepkisi bastırılabilirse, yani iş pragmatik kararlar almaya kalırsa Erdoğan’ın yeniden öne çıktığını görebiliriz.

Bir faydası olacaksa o günler gelmeden soralım: “Terörsüz Türkiye” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” bağlamında Araplar ve Kürtler neden “Akdeniz’den Hazar’a kadar iş birliği” sloganıyla sürekli birlikte zikrediliyor? Türkiye; yaklaşık yüz yıldır biri İsrail’in esiri, öbürü uşağı hâline getirilmeye çalışılan iki unsurun arasına alınarak yeni düzende tamamen etkisizleştirilmeye mi çalışılacak? AK Parti’nin kısaltmasındaki A ve K harfleri yeni dönemde artık Araplara ve Kürtlere mi delalet edecek? Abartılı görünen sorulardaki hakikat payını fark edene kadar bekleyelim, peşin hüküm vermeyelim. Birilerinin çok acelesi var. Biz acele etmeyelim.

Muhammed SARI (17 Cemaziyelevvel 1447 - 8 Kasım 2025)

ŞAİRİN KULÜBESİ

Heidegger’in kulübesinden önce Abdülhak Hâmid’in “külbe”si vardı. Gerçi “külbe”sini Rousseau’nun arazisine kondurmuştu, kiracıydı ama olsun. Azametli tavrıyla ev sahibi olduğu, olacağı izlenimi uyandırıyordu. “Külbe-i İştiyak”ını okuyun, Anadolu peyzajını pek tanımayan şair-i azamın tabiat denen nesneyi gidip ta Hindistan'larda keşfettiğini görürsünüz. Her özenti girişim gibi bu da sentetikti, inandırıcılıktan uzaktı, bir tür modaydı. O yıllarda yaşanan ve yazılan hâlleriyle tüm modalar Hâmidgillerden sorulurdu. Onun gibilerin hem modern Paris’e hem Hindistan cangıllarına aynı mest nazarla bakışı düşüncede henüz erginleşmediklerinin ispatıydı. İki coğrafyanın ortasını bulmak, yani üzerinde yaşanan toprağın aslî vasfının “vatan” olduğunu keşfetmek sonraki nesillerden bir avuç bahtiyara nasip oldu. Geri kalan okumuşların çoğuna “erginleşememiş babaların ergenlikten çıkamamış oğulları” demek yanlış olmaz. Çünkü onlar, modern şehirlere uzaktan hınç dolu bir hayranlıkla bakan Tanzimat nesillerinin hem modern şehir sâkini olamamış hem kendi öz toprağına uzak durarak duygusal çarpıklığa uğramış alt nesilleriydiler. Kendi kültürünün sahipliğini terk edip başka kültürlerin kiracılığına heves etmenin bedelini hâlâ ödüyoruz.

Bugün biz şehirlilerin tabiatla ilişkisi daha vahim. Ortada “ilinti” denebilecek kadar sentetik bir bağ bile yok. Toplum olarak köyle şehir arasındaki gitgellerimiz şairlerin, filozofların uzlete çekilmeleri ve şehre inmeleri gibi havalı değildi, estetik bir haber değeri taşımıyordu. Halkın hayatı bakanlıklara, komisyonlara, planlama teşkilatlarına havale edilmişti. Anadolu’dan göçen aile büyüklerimiz başlarına geleni anlar gibi olduğunda 20-30 yıl sonra yeniden toprakla irtibat kurmanın yolunu aradılar. En kestirme yol arazi satın almaktı. Öyle de yaptılar. Şehirli olamadan köylülüğe, en azından köye dönmeye kalktılar. Eski hatalarımızdan ders almayıp yeni bir hayat kuramadık, tutup bir de eski hataları yeniden işlemek tuhaflığına düştük. Anlamından kopmuş her iş gibi bu da bereketsiz bir hamleydi. Nerede asırlarca aynı toprağın üzerinde doğmuş, yaşamış, defnedilmiş ailelerin toprağı nerede şehirdeki iki nesillik pişmanlıktan sonra emlâk ofisinden fahiş fiyatla satın alınmış toprak! Nerede toprağını korumuş olmanın zihnî devamlılığı nerede devlet teşvikiyle köyde “garajlı” evler yaptırmak. Detaylara(!) takılmadık. Önce al sonra düşünürsün sırasıyla yürüyordu işler. Bir gün geri dönmek üzere mi arazi alıyorduk, yatırım maksadıyla mı? Savaş patlarsa, deprem olursa, salgın başlarsa, kıtlık baş gösterirse veya geçinemez olursak diye mi? Turistik gözle mi bakıyorduk toprağa nostaljik gözle mi?

Şehirlilerin şehirle ilişkisi de hiç parlak değildir, bir aşk-nefret ilişkisidir. Bilmiyoruz, İstanbul’a sövelim mi övgüler mi dizelim? Kırsaldan arazi almak, köye dönmek ne demek, köy kasaba hayatını görmüşlüğümüz mü var? Hem-şehir olduklarımızla hemşeri olduğumuz tartışmalı. Çünkü İstanbul bir şehir değildir artık. Gerçeği söyleyemediğimiz için metropol gibi, mega kent gibi uyduruk tabirlere yöneliyoruz. Fethinden asırlar sonra bile “burada kalmak” neden “arada kalmak” anlamı taşıyor? Buradayken “buralı” olamayışımızın sorumlusu kim? Soruların ardı arkası kesilmez. Biz şehirlilerin işi aceledir, bize tutunacak bir dal lazım acilen. Seyir hâlindeyken sorular sormak kolay ama iyi kötü bazı cevaplara ulaşmak için oturmaya, mukim olmaya ihtiyacımız var. Modern kâşânelere gücümüz yetmediğine ve köydeki “külbe”ciklere gönül indirmediğimize göre geriye tek seçenek kalıyor: apartman dairesi! Bugünün şairi de filozofu da apartman dairesinde(n) düşünüyor. “Tek” olana “seçenek” denemeyeceğini bal gibi biliyor ve kukumav kuşu gibi düşünüyor, kara kara düşünüyor.

Evet, eskiler arazi satın alıyor, alıyordu; şimdikilerin çoğu apartman dairesi alma derdinde. Daha günübirlik kafayla yaşayanlarımızsa araba, karavan, bungalov peşinde koşuyor. Mülkiyet tercihlerimizin hayatı ve sanatı kurarken neye ihtiyaç duyduğumuzla doğrudan alakalı olduğuna inanıyorum. Arabacılar mobilizedir, zihin yapıları kök salmaya müsait değildir. Akıllarına ne eserse, gönülleri neye akarsa, gözlerinde neyin kıvılcımı çakarsa. Hayat kalmak değil gitmektir onlar için. Evciler ise korunaklılıkla, başını bir damın altına sokma zaruretiyle, çoğalmak, ocağı tüttürmek isteğiyle açıklar yönelimlerini. Ev dedikleri beton bir kutu da olsa. “Ayağını bir yere basma” güdüsü onlar için her şeyden daha belirleyicidir. Sıkışmış olanlar, şehrin tüm yükünü sırtlananlar ev derdi çekenlerdir. Toprakçıların “geri dönelim”ciliği ve arabacıların “hadi gidelim”ciliği şehir hayatının acil sorunlarına çözüm getirmez. “Burada kalıcıyız” diyebilmenin yolunu umutsuzca arar evciler.

Direksiyonun başına ilk kez 41 yaşında geçtim. Tamamen vazife icabı. Trafikte ruhum kabzolur. 43’e kadar evsizliğin sıkıntısını çektim. İnsanın kendine ait bir ocak istemesini tabii bulsam da enflasyon patlayana kadar kiracılıktan çok şikâyetçi değildim, ev sahiplerim makul insanlardı. İçten içe eksikliğini hissettiğim şey ne ev ne arabaydı. Ben neredeyse çocuk denecek yaştan itibaren “topraktan yana” biri olageldim. Hayata bakışım, karakterim buydu. Ne köyde doğup büyüdüm ne köylük yerde kimim kimsem var ama yine de hissiyatım böyle. Züppelik mi, vicdan azabı mı, rahat batması mı ne derseniz deyin. Kök(en) fikrini hayatî bulan herkes dünya çapında yaşanan sosyo-ekonomik hercümerçten bağımsız olarak kendini toprağa nispet eder. Kendini toprağa nispet eden şehirliler ile tekrar köye dönme yolu arayan toprakçıları birbirinden ayırmamız lazım.

İnsan tanımadığı şeyi özleyemezmiş. Bu hüküm doğruysa toprak yüzü görmemiş benim gibi bir şehir çocuğunun toprak özlemi nereden geliyordu? Şuradan: Dış dünyaya baktığımda gördüğüm beton, asfalt, metal yığınıyla aramdaki şiddetli uyumsuzluğu fark etmekten. Uyarmayan, dürtmeyen, kanatmayan, saldırmayan tek unsurun toprak olduğunu fark etmekten. Kendim olma isteğinden. Kendim kalma isteğinden. Toprak, şehirden kaçıp taşraya yerleşmek fantezisini değil “içe dönme” imkânını temsil ediyor benim için. Toprağa basmak, onun üzerinde yürümek fikri bile öteden beri heyecan vericiydi. Erzurum dağlarında sapa rotalara girdiğimde içimden “belki de dünya kurulalı beri bu yoldan geçen ilk insan benim” diye geçirir, ürperirdim. Tabiata ilişkin olan hiçbir şey metafizik ayrılamazdı. Aynı duygular şiir anlayışımı da şekillendiriyordu. Mehmed Âkif’in “sözüm odun gibi olsun…” mısraını kendime “sözüm toprak gibi olsun…” diye uyarlıyordum. 

Benim toprak dediğimle dedelerimizin toprak derken kastettiği arasında kritik farklar var şüphesiz. İhtimal ki benim bakışıma romantik, onlarınkine natüralist diyeceksiniz. Deyin, fark etmez, benim gözümde bunlar birtakım kelimelerdir ve içinde bulunduğum ruh hâlini ifadeye yetmezler. Yine de açıklamakla uğraşacak sabrım yok. Sadece söyleyip geçeceğim. Evet, dedelerimizin toprakla ilişkileri öncesiz ve sonrasızdı. Yani bir tercih değil, gözlerini açtıklarında hayat diye tanıdıkları şeyin ta kendisiydi. Çoğu zaman farkında bile olmazlardı, varlıklarına öyle bitişikti toprak. Bu bitişikliği ancak köyden çıkıp tarladan tapandan koptuktan sonradır ki acı acı duydular. Toprağa mahkûm olduklarını düşünürken daha kötüsüne tutuldular, topraktan mehcur hâle düşürüldüler. Bunu anladıklarında çok geç olmuştu. Evet, göç ettikleri büyük şehir onlara iyi kötü aş da eş de iş de verdi. Ama toprak vermedi! Mezar yeri bile! “Yatacak yeri olmamak” deyimi karşılığını en çok büyük şehirlere göçen Türklerde buldu belki de. Biz şehirde doğup büyüyenler ise “yersizliğimizin” farkında bile olmayan zavallılarız. Dedelerimizin havsalası “yersizliği” asla almadı. Asırlarca bir topraktan başka bir toprağa göçmek gibi zannediyorlardı şehre göçmeyi. Oysa şehirde toprak yoktu. Yoktur. Hazırlıksız oluşları ve kabullenemeyişleri yüzünden ilk nesillerin tamamına yakını bedenen ve zihnen sefalet içinde bir hayat sürmek zorunda kaldı. Asla şehrin bir parçası olamadılar. Çareyi şehre en az, köye en çok benzeyen ilk toprak parçası üzerinde gecekondu çatmakta buldular. Topraktan kopuşun metafizik bir sorun olduğunu idrak edemedikleri için pragmatik çözüme yöneldiler. Çatık ve çarpık şehirler modernleşme hikâyemizin, yani metafizik kopuşu pragmatik ve oportünist tedbirlerle baskılama çabamızın en bariz dışavurumudur. Ne bir eksik ne bir fazla. “Dışavurumu” kibarlık olsun diye söylüyorum, yoksa “yüzümüze çarpılmasıdır” demek lazım. 

Büyük şehirlerin dedelerimize toprak vermesi esasen mümkün değildi, bu da çok geç anlaşılmıştır. Ne diyorlardı o zaman? İstanbul’un havası, suyu bir şeye benzemiyor ama taşı toprağı altın! Doğruydu. Ve sorun da buydu zaten: İstanbul’da hava, su, taş ve toprak yoktu, sadece altın vardı! Taştan topraktan gelen adamlar o belalı nesneyi nerede bulacağını, onunla ne yapacağını bilebilir miydi? Hem anasının gözü tacirler köylülere kaptırır mıydı altınları? Kaptırmadı tabii. Üzerinde durduğu şeyin taş toprak değil altın olduğuna ayıkan dedelerimizin sayısı pek azdır. Onlara da “şark kurnazı” demişiz. Hem köylü hem şehirli olmak mümkündü şark kurnazlarına göre. Bunlar taşı toprağı olduğu gibi görme melekelerini yitirmiş, altına hücumu hayatta kalmanın tek yolu bellemiş insanlardı. “Şark kurnazı” estetiğin ve metafiziğin mefhum-u muhalifidir. Bunların torunları onlarca yıl sonra “kıroyum ama para bende” diyecekti. Şark kurnazı ismini takan şehirli takımının kastı ise tam tersiydi: Bunlar ne köylüdür ne şehirli diyorlardı. İşimizde çalışsın ama içimize karışmasınlar. Kim mi haklı çıktı? İnanın hiçbir önemi yok. 

Taşı toprağı altına çevirme tutkusu bizi hâlâ içten içe yakıyor. Gecikmişlik, geri kalmışlık duygusundan kurtulamıyoruz ama geri de dönemiyoruz. Bence dikkatimizi vermemiz gereken mesele budur. Toprağı ve altını yerlerinden etmeden ve birbirlerinin yerine geçirmeden anlama kabiliyetini yeniden kazanmak zorundayız. Eğer tarihin seyri içinde dönüp dolaşıp yeniden bir tercih yapmak noktasına gelmişsek ben toprağı seçmekten yanayım. Ev ve araba sahipliği ailevî vazifeleri ifa etmede ve sosyal rolleri benimsemede görece kolaylık sağlıyor; fakat iç dünyamızın imarında toprakla temas etme fikrinin sunduğu sahiciliği sağlayamıyor. Şairsem sahiciliği aramaktan başka beni ne memnun edebilir ki? Sel gider kum kalırcıyım. Yel kayadan ne aparırcıyım. Ne selleri ne yelleri kınıyorum. Bilakis, selin ve yelin getirdiklerine de götürdüklerine de eyvallah. Bende Uhud kayalığı kadar büyük ego var. “Yer”imde “dur”uyorum. Bana “taş yerinde ağırdır” diye hatırlatmasaydı şiirin ne kıymeti vardı? Hayatın yolları taşsız topraksız sunulsaydı kıymet bilir biri olur muydum?

Evciler ve arabacılar hep birlikte modern şehir peyzajını tamamlıyor. Bu peyzajda araya serpiştirilmiş gibi duran, henüz istimlâk edilmemiş görünen parseller var. Fakat bunlar toprak vasfını çoktan kaybetmiş bölgelerdir, çünkü temiz suyla ve temiz havayla ilişkileri çoktan kesilmiştir. Şehrin ortasında sıkışıp kalmış parseller garp cambazlarının ve şark kurnazlarının gözünde altından daha değerlidir, kimseye yedirmezler. Yemem zaten. Tokum. Modern özentisi Hâmidgillere bel bağlamıyorum. Modernlere asla güvenmiyorum, çünkü Heidegger’in kulübesine elektrik ve telefon bağlattığını hiçbiri söylemiyor. Bütün modern değer yargılarından, modern yaşama biçimlerinden, modern şuara tiplemelerinden kurtulmak istiyorum. En yalın, en dolaysız manasıyla taşı toprağı yepyeni bir tarzda bulmaktan, bulgulamaktan yanayım. Hayatta da sanatta da. Atalarımda ve akranımda mâî, havâî ve âteşî mizaç insan çoktur; zürriyetimden de çok olacağına şüphe yok. Ben turâbîyim. Garplılaşarak çamurlaştığım da olur şarklılaşarak tozlaştığım da. Fakat geçicidir bu, sizi yanıltmasın. Yakıcı, akıcı, uçucu karakterli insanlar arasında; harâret, suhûlet ve zekâvet eseri şiirler arasında kendi kalıcılığımı ve salâbetimi korumak istiyorum. Eskilerin topraktan koparılışı, bugünkülerin toprağı hiç bilmeyişi ve nihayet az sayıda huzursuzun toprağı bulmak isteyişi… Şu üç levha yeryüzü maceramızı kâmilen aksettiriyor.

Muhammed SARI (12 Cemaziyelevvel 1447 - 3 Kasım 2025)