GEÇMİŞLE BAŞA ÇIKMAK

Uzay çöplüğü büyüyormuş. En gerçekçi tahminlere göre bin yıl sonra dünyanın da Satürn benzeri halkaları görülmeye başlanacakmış. Gezegenin dışı, üzerinde gezenlerin iç dünyalarından farklı değil demek ki. Duygu düşünce küremizi sarıp sarmalayan kirlilik bulutu artıyor mu bilmiyorum ama azalmadığı muhakkak. Bulutun bir adım ötesinde uçsuz bucaksız bir evren olduğunu bilsek bile idrakimiz nazarımızla sınırlı. Çoğumuz bir tür körlükle yaşayıp gidiyoruz. Ferdlerin ve toplumların nazarı bir nazariye katına yükselmedikçe öteleri görmeye güç yetiremiyor.

Çocukken ansiklopedileri, atlasları iştahla karıştırırken Satürn gözüme hem büyülü hem sıradışı görünürdü. Astrolojiye merak saldığım kısa bir dönem burcumun gezegeni olduğunu öğrendiğimde ise Satürn’ün benim için anlamı “ilgi”den “yazgı”ya dönüşmüştü adeta. Görünümüyle, oluşumuyla, çağrışımlarıyla karakterimin birçok özelliğini yansıttığını görmüş ve seyyareye bir mim koymuştum. Mim hâlâ oradadır. Fakat Satürn’ün halkalarının buhardan ve asteroit kalıntılarından oluştuğunu öğrendiğimde çocukluğumun tatlı hayallerinden biri yıkılmıştı. Benim için gizem, hatta bir kutsallık hâlesiydi çünkü o halkalar. Gizemin dağılışı, kutsallığın yok oluşu, safiyetin yitirilişiyle birlikte çocukluğun da sonuna gelmiş oldum. Büyümenin en çetin tarafı bu olsa gerek. 

Çocukluktan çıkmak ile yetişkin olmak arasında çok fark var. Çocukluğu geride bıraktığı hâlde yetişkin olamayanlar daima çoğunluğu oluşturur. İnsanların çoğu erişkin olmuş fakat erginleşememiştir. Keşke hiç büyüyüp başımıza bela olmasalardı dediklerimiz böyle insanlar arasından çıkar. Yine de her “büyüme yolculuğu” kendi içinde birçok dönüm noktası, birçok müspet potansiyel taşır. Bir insanın rahmet vesilesi mi yoksa halkın başına zahmetli mi olacağı kendi tercihleriyle belli olur. Zihinsel atılım bedensel gelişimin önüne geçtiğinde çocukluktan çıkıp ergenleşiriz. Ergenlik (=bencillik) bu bakımdan ferdiyete, psikolojik bir varlık olmaya doğru atılan ilk adımdır. Bedensel gelişimimizin zihinsel atılımı yakaladığı yirmili yaşların başında ise erişkinleşiriz. Erişkinlik (=bencilik) duygusal taleplerin hormonal bakımdan cevaplanıp dengelendiği, iç dengenin artık dışa doğru dengelenmeyi yani toplumsallaşma arayışını öne çıkardığı safhadır. Zihin, nihaî cesametini bulan bedene otuzların sonuna doğru son bir atılımla yeniden içerik kazandırabilirse erginliğe ereriz. Erginlik (=benlik) kişinin kendinden başlayarak tüm varlığı tarihsel bakımdan kavramaya başladığı safhadır. Çünkü tüm bu “oluşlar” sırasında kendisinden adım adım uzaklaştığımız “geçmiş” gittikçe problematik hâle gelmiştir. Karakterimizin “geçmiş”le nasıl başa çıktığımıza göre şekillendiğini ancak erginliğe eriştiğimizde fark ederiz. Bedenin ve zihnin doğal sınırlarına dayanmasıyla birlikte “gelecek” fikri gözümüze eskisi vaatkâr görünmez olur. Geçmişin neden ve nasıl geçtiğine tatminkâr bir açıklama getirmeden gelecekten bahsetmek anlamsızlaşır.

Geçmişle başa çıkmak için bir bakış açısı geliştirmemiz şart. Oluşların, olmuşların bir anlam taşıdığına inanıyorsak tabii. Dikkat ederseniz geçmişi değiştirmekten, düzenlemekten, yoğurup yorumlamaktan veya manipülasyondan bahsetmiyoruz. Nazar-manzara ilişkisi gereğinca kendi konumumuzu gözden geçirmekten söz ediyoruz. Hangi açıdan (yer) ve hangi mesafeden (zaman) bakalım ki şu “geçmiş” bize kendi esrarını açıversin? Anamorfoz sanatı bu noktada benim için oldukça işlevsel bir metafora dönüşüyor. Atık, döküntü, hurdaya çıkmış, vazgeçilmiş nesnelerin yeni bir dizlimle, yani amaçlı biçimde bir araya getirilmesi ve bunlara doğru noktadan ve mesafeden bakılmasıyla ortaya çıkan (hatta çıkarılan) görüntüler anamorfoz tekniğinin esasını oluşturuyor. Anamorfoz, yani kozmos-kaos-kozmos döngüsü. Yahut morfe sahibi bulunma, morfenin yitimi, yeni(den) morfe kazanma. “Nesne dizilimi” esasına dayalı bu performansın gündelik psikolojimiz ve hayat felsefemiz açısından pratik bir anlamı var: Ne gündelik hayat ne de insanlık tarihi ölçeğinde mutlak bir kaostan veya kozmostan söz edebiliriz. Yalnız özel anlarda yaşanan uyanışlardır varlığı amaçlılık içinde “gösteren”, daha doğrusu varoluşun amacını “görmemizi sağlayan.”

“Varlığı amaçlılık içinde göstermek” başka, “varlıktaki amaçlılığı görmek” başka. Geçmişle başa çıkmanın yolu yeni bir optik yanılgı yaratmaktan yahut kendimizi nostaljik duyarlılığa bırakmaktan geçmiyor. “Göstermek istemek” ne kadar iyi niyetli bir girişim olursa olsun güvenilir bir yol değildir. Görüş mesafemizin büsbütün kısaldığı dönemlerde bu türden yaklaşımlara eğilim göstermek olsa olsa mazur görülebilir. İman (amaçlılık) –mış gibi zemininde kökleşemez. Gaz ve toz bulutuna dönmüş mazi manzarasından kurtulmak için nesnelerin düzenliliğini ve ilişkiselliği görmemizi sağlayacak bir konum ve mesafe ayarına ihtiyacımız var. Ve elbette “amacı göremediğimiz” kaotik zamanlarda sorunun nesnelerde değil, bizim konum-mesafe ayarlarımızda olduğunu kabul edecek dürüstlüğe. Doğru perspektifi bulduğumuzda nesneler bir düzene kavuşacak ve karşımızda -sevsek de sevmesek de- bir yüz belirecektir. Evrensel yüzümüz odur.

Muhammed SARI (9 Şevval 1447 - 28 Mart 2026)

DİL DÖKÜSÜ*

ahaliye 
dil döktüm bunca yıl

çocuklara dilim döndü

törende cenazedeydim ısırdım 
                       ısırdım 

dilbilim 
dilence 
dilmaç derken iş
dil çıkarmaya kadar vardı bazen

yuttuğum oldu bayram sabahları 
tüy bitirdiğim üzerinde

türkçem iyidir yine de!

* 2019 Ramazan Bayramı'ndan

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

SÖZLERDEN ÖRÜLÜ KOZA

Thomas More’un hayatını konu edinen 1966 tarihli “A Man for All Seasons” filmi sinematik değeriyle değilse de günümüzde hâlâ geçerli bazı etik tartışmalara değinmesi sebebiyle ilgimi çekmiştir. Başka yerde vurgulandığını pek görmedim ancak filmin benim için en kritik sahnelerinden biri baba ve kızın zindandaki konuşmalarıdır. Zindandaki Thomas More’a hitaben kızı şöyle der: “Bizi de düşün. Kralı bize düşman edeceksin, her şeyimizi kaybedeceğiz. En başta da seni. Neden bu kadar büyütüyorsun? Yemin etsen ne olur? Alt tarafı bir söz. Kahramanlık taslamak olmuyor mu bu kadarı?” More’un cevabı ibretliktir: “İnsan bir yemin ettiği zaman ruhunu bir su gibi iki avucunun arasına alır. Ve yeminine sadakat göstermezse o su parmaklarının arasından kayıp gider.” More’un sözlerinden yaptığı şeyi bir kahramanlık gösterisi değil, başka türlüsü düşünülemeyecek kadar doğal bir ahlâkî tavır olarak gördüğünü anlıyoruz. Gerçi yeminine sadakatte misal verilecekler listesinin üst sıralarında yer almaz Batılılar. Ruhunu şeytana satma motifine dayalı bir medeniyetten söz ediyoruz ne de olsa. Yine de sözlerle insanlar arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından bu kurmaca diyalogu önemsiyorum. 

İnsanlar bir sözle İslâm’a girebilir, bir sözle İslâm’dan çıkabilirler. İki söz arasında esas alınacak yegâne kriter eylemler ile sözlerin ne kadar uyum hâlinde olduğudur. Eğer meseleyi fazla daralttığımı düşünmeyecekseniz İslâm’ın bir yeminden ibaret olduğunu söyleyeceğim. İslâm’ın nazarında söze sadakat göstermek başlı başına kahramanlıktır, ayrıca şecaat arz etmeleri beklenmez insanlardan. İslâm’a kahramanlık göstermek için girmeyiz elbette, ancak insanın yeminine sadakatini kahramanlıktan başka şekilde tavsif etmek de mümkün değildir. Evet, kahramanlık İslâm’ın sonuçlarından biri belki ama şartlarından değil. Bunun en güzel örneği sahabelerdir. Sahabeler kendi çağlarında bugün onları hatırlamamızı gerektiren özel bir hayat sürmüyordu. Ne fikirleriyle ne coğrafyalarıyla ne kurumlarıyla. Onları insanlık için istisnaî yahut öncü kılan toplumsal standartlardan da bahsedemiyoruz. Muhtemelen dünyadan bir ansiklopedi maddesi olarak gelip geçeceklerdi. Hicaz’ın eşrafı bile hususi bir önemi haiz değildi. Bir Avrupa derebeyi, bir Kızılderili şefi, bir Asya atamanı tarihte ne kadar yer tutuyorsa o kadar yere sahiptiler. Ta ki tevhid sözüyle tanışana kadar. Tevhidin onlara teklif ettiği yolun eşsizliğini idrak ettiklerinde bu insanlar durdular ve duruldular. Durup düşündüler. Düşündükçe durulanıp arındılar. Nihayet billurlaşarak “gökteki yıldızlar”a dönüştüler. Yeminleri onları tarihe dâhil etti, yeminlerine sadakat ise tarihte fâil olmalarını sağladı.

Kıyamete kadar her insan teki için aynı arınma durulanma yolunun açık oluşu İslâm’ın cihanşümul geçerliliği için tek başına yeterli delildir. Her insanın “arı duru bir gönülle” Rabb’ine yönelebileceği haberi tarihin en büyük haberidir. İslâm bu arı duru yönelişi (yemini) ve yönelişten hâsıl olacak kulluk bağını (yemine sadakati) önceler. Emir ve nehiyler yönelişi sürekli kılmak ve bağı muhafaza etmek için ferdin etrafında bir koza örer. Müslüman, emir ve nehiylerin biçimlendirdiği bu kozanın içinde Rabb’iyle baş başadır. Toplumsallaşma eğilimi gereği bir koloniye mensup olsa da, her insan, ferdiyet prensibi bakımından esasen kendi kozasının dünyasına aittir. Dışarıdan bakıldığında Müslümanların kolonilerinde bütün kozalar aynı görünür, fakat her koza farklı bir desen çıkarmaya namzettir. Kozaların dışı durgun ve soluk, içi sıcak ve canlıdır. İslâm, ferdi (yemini) ve cemaati (yemine sadakati) birbirini besleyecek bir terkiple bir araya getirmiştir. 

Cemaat-ferd ilişkisinin gelgitleri çoktur ama bu ilişki prensipler katılaştırılıp buharlaştırılmadan, bir tür denge üzere yürütülmeye çalışılır. Böyle bir zeminde insanın iç dünyası da inişli çıkışlı seyredecektir. Hiçbirimiz hiçbir duygumuzu aynı yoğunlukta yaşayamaz, hiçbir düşüncemizi aynı kararlılıkta sürdüremeyiz. Öte yandan akışın sürekli kesintiye uğraması veya hayata hep sıfırdan başlamak da bizi hızla tüketecektir. Duygularımızın ve düşüncelerimizin, dış faktörlerin aşındırıcı etkileri sebebiyle sıfırlanacak kadar eksilmelerini veya tamamen bozulmalarını engelleyecek bir kozaya ihtiyacımız vardır. “Koza”ya karşılık gelebilecek “ev, kabuk, korunaklı yer” anlamındaki akraba kelimelerden de anlıyoruz ki bir varlık, değeri nispetinde bir kozaya, bir mahfazaya ihtiyaç duyuyor. Koruyucu bir ortam yoksa yönelişler savruluşlara dönüşüyor, emniyet kemerleri esaret zincirleri gibi görünmeye başlıyor. 

Biz Müslümanlar kozamızı örmeye bir sözle başlıyoruz fakat işimiz bununla bitmiyor. Kelime-i şehadetin laftan ibaret kalmaması için günü gelince bizden (en azından bazılarımızdan) bu sözü yeminli ifadeye dönüştürmemiz istenecek. Yeminli ifade verdiğimiz an kendimizi davanın bir tarafı olarak, tarihte bir taraf olarak buluruz. Sözlerden örülü kozanın kıymetini ve bedelini şairlerden iyi kim takdir edebilir? Mehmed Âkif, Millî Yemin’den aldığı ilhamla ördüğü kırk bir mısrayı “kahraman ordumuza” ithaf ederken sözlerin tek başına yetmeyeceğini, sözün gereğini yapacak iradenin de şart olduğunu herkesten iyi biliyordu. Ortada uygun adım yürüyecek bir ordu yoksa verilecek “marş!” komutu işe yaramayacaktı. Bugün şiirimizde ve siyasetimizde eksik olan sadece yeminli ifade verme gözüpekliği değildir. Görgü şahidi olarak kayda geçecek kadar bile hadiselerin müdâhili ve fâili olamayışımızdır.

Muhammed SARI (22 Ramazan 1447 - 12 Mart 2026)