BİÇİMSİZLEŞMEYE KARŞI

Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlardan olmadım hiçbir zaman. Elimde ne olduğunu hiçbir zaman saklamadım ama elimi daima sakladım. Biçimsel şartlara sonuna kadar riayet ettim. Hiçbir anlamları kalmamış göründüklerinde bile! İnsanların terk ettikleri biçimlere bilhassa ve eskisinden daha büyük titizlikle riayet ettim. Neden? Çünkü içinde yaşadığımız dünya sağlam bağları, sıkı dokuları, belirgin yapıları çözüp atarak ilerleme esasına dayalı bir hâkimiyet modeliyle dönmektedir. Hemen her şekli alabileceğiniz ama aldığınız hiçbir şekli korumanıza izin vermeyecek bir düzen var dünyada. Böyle bir dünyada elimde ne olduğu bilindiği hâlde elimi saklamam sizlere gülünç gelebilir veya blöf olarak görünebilir. Bu tavrı anlayabilmeniz için hayatınızın bir döneminde, en azından bir kere, size öğretilen her şeyden şüphe ederek, kınayıcıların kınamasına aldırmadan, hür iradeyle ve kararlı adımlarla çizginin dışına çıkmış olmanız; yerçekimsiz bir atmosferde yaşamış ve bununla baş etmiş olmanız gerekiyor. Bu hissi hayatında bir kez bile tecrübe etmiş herkes blöf yapmadığımı yahut kelime oyunlarıyla akıl bulandırmaya çalışmadığımı anlayacaktır.

Hilesizliğin en büyük hile olduğunu hakkıyla öğrenene kadar koca bir ömür geçer. İnsan dünyevî ölçüler içinde hiçbir konfor sağlamayan, aksine birçok zorluk doğuran bir bilgiye ulaşıp da ne yapacak? Temel kazanç şudur: Biçimsizleşmemek! Kandırılsam bile kimseyi kandırmama irademi koruyorum. Sevaba gücüm yetmese de günahımla övünmüyorum. İbadetim noksan ise de isyankârca bir tutuma savrulmuyorum. 19. asırdan bu yana hızı ve yüksekliği hep artan enaniyet dalgalarında boğulanlar bu sözleri pasifizm olarak yaftalayacaktır. Ben onların el, bel ve dil gevşekliklerinin geride bıraktığı lekeleri aksiyonerliğin hokus pokusuyla örtmek istediklerini biliyorum. Hokus pokus yapabilmeleri için elleri onlara lazımdır. Elleri hep gözümüzün önündedir. Hatta ellerini tokalaşmak için gözümüze sokarlar ki ellerindekini göremeyelim. Lekelilik bakımından onlardan daha parlak durumda sayılmasam da onlara şunu tavsiye etmek isterim: Lekeleri örtmek yerine silelim. Bahaneye “kılıf” demiş Türkçenin pirleri. Kılıf uydurup acı gerçekleri örtmeyelim. Örtbas etmek kâfirce bir eylem olduğundan ve fâş etmek de edebe mugayir bulunduğundan akıl sahipleri için geriye tek seçenek kalıyor: İşe yeniden başlamak ama bu kez kendinden başlamak! Temizle-n-mek yani. Cihadının büyüğü. Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l-münker kişinin büyük cihadda evvela ve bilhassa kendine yönelttiği kaza oklarıdır. Kendine hayrı emreden, kendini kötülükten nehyeden bir nefsin başkalarıyla uğraşmaya mecali kalmasa gerek. Zorbaların emirlerine muhatap olmak istemiyorsan, nehyedilen bir aciz konumuna düşmek istemiyorsan kendine emir ve nehiyle kayıt vuran sen olmalısın. Meseleler bu noktada düğümleniyor. Ferdlerin macerasında da milletlerin serencamında da.

El meselesine dönersek… Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlar itibarlarını ellerinde tuttuklarına borçludur. Sureta eşitliğe açık fakat aslen üstünlükçüdürler. Tokalaşmak istediklerini sanırsınız ama elindekileri elinizdekilerle toka etmekten başka dertleri yoktur. Ben itibarım elimdekinden değil, bizatihi elimden gelsin isterim. Hayatıma kıymet katan, beni biçimsizleşmekten kurtaran düsturların özü özeti budur. Kıymet bizatihi elimde değilse ben elimdekinin eline düşmüşüm demektir. Elde tuttuklarımıza tutsak olduğumuzu anladığımızda bizi düze çıkaracak olan evvela elimizdekini açık etmek (vermek), ardından elimizi kapatmaktır (almamaktır). Başka deyişle: Menfaat ortaklığı ile ilke ortaklığını birbirinden dikkatlice ayırmalıyız. Elimizdekilere tutsaklığımızı görmek kendi başına bir şeydir ama sadece bir tek şeydir. Keramet elimizde tuttuklarımızda sanıyorduk; değilmiş, öğrendik. Güzel… Ancak şunu fark edemezsek mana yarım kalır, keşfe yazık olur: Keramet elimizde de değildir! Kişi kerameti kendi elinden bildiğinde eskisinden daha kötü bir batağa saplanır. Nesneye tutsaklıktan kurtuluş var ama “ene”ye tutsaklığın sonu yok. Hilesizliğin en büyük hile olduğunu öğrenmek bir ömür alır dememiz bundan. Kendimizi kendimiz yola getirebiliriz ancak. Bu da her sorgulama anında iç dünyamızın iki parça olduğu ve bu parçalardan hangisinin doğruyu hangisinin yanlışı temsil ettiğini açıkça bilmediğimiz anlamına gelir. Kim bilir, belki de hilesizlik adı altında en pis numarayı kendimize çekiyoruz! Öyle ya, başkasını kandırmakta profesyonelleşenlerin hepsi stajını kendi üzerinde yapmıştır. Hilesizlik, yani ihlâs bu sebeple insanın en büyük imtihanıdır. Çoğu kez bu iddianın altından kalkamayız; çünkü çoğumuz, işlerin önünde sonunda bizim istediğimiz şekli alacağına ve Hakk’ın bizim tarafımızı tuttuğuna duyduğumuz kesin inançla, yani kaderden alacaklı olduğumuz gizli kabulüyle hareket ederiz. Hâlâ ve daima hile peşindeyizdir! Hem de en büyüğünden! En büyük darbeyi, iradeyi Hakk’a teslim etme seremonisi esnasında yapmaya hazırlanıyoruzdur! “İhlâs” ile “iddia” kelimelerinin yan yana gelişi bile planın katıksız şeytanîliğini ispata yeter. Hâlbuki hile bilmediğimiz veya yapmadığımız veya yapamadığımız için dünyada başımıza gelmeyen kalmayabilir. Bu maliyeti göze alamadığımız, bu gerçeği kabullenemediğimiz hâlde hilesizliğin manasına vakıf olduğumuzu söylemek yalancılıktır.

Söyleyen bilmez, bilen söylemez demişler. Peki ben? Bu kadar üst perdeden lafı hilesizliğin manasına göre yaşayan bir adam olarak mı söyledim? Hâşâ! Aslâ! Kat’a! Ben olsa olsa elimdekilere tutsak olduğumu fark etmiş ve elimi açık etmiş bir adam sayılabilirim. Bunun için Âlemlerin Rabbi’ne ne kadar hamdetsem az. Benim imtihanım elimdekileri vermekle değil elimi saklamakla başladı diyebilirim. Elimdekini göstermemi insanlar tedbirsizlik olarak yorumladılar ama beni dedikodu konusu hâline getiren şey elimi saklamam oldu. Acaba insanî ilişkileri sürdürmek konusunda vefasızlık denen kötürümlükle mi malûldüm? Acaba kibir denen bulaşıcı hastalığa yakalandığım için mi elimi saklıyordum? Herkese ve her şeye el uzatmayışım zamanla uzatamayışa dönüştü, dünyayla uyumlanma becerim köreldi. Doğrusu, nefsimin bir yanı elimdekilere tutsak olduğum tasasız çocukluk günlerini mumla arıyor. Çocukça cehaletten sıyrılmanın yükü mü daha ağır, yoksa yaşlandığı hâlde bilgelikten her geçen gün uzaklaşmanın ızdırabı mı bilemiyorum. Dedim ya, şartlar ne olursa olsun biçimsel ölçülere sonuna kadar riayet etme kararındayım. İçi boş bir biçimim ben. İçi boş da olsa bir biçimim ben. Biçimim insanlara bir şeyler hatırlatacak mı? (Acaba bu son paragraftaki itirafçı ve dürüst ağızlarla en büyük hilekâr olduğumu gizlemiş olmadım mı? Daha fenası, şu son cümleyi yazarak kendimi iyice riyakâr ve şüpheli bir duruma düşürmüyor muyum?.. Olabilir... Fakat hiç değilse hilesizliğin yahut ihlâsın “konuşulabilirler” cümlesinden olmadığını göstermiş oldum.)

Muhammed SARI (4 Recep 1447 - 24 Aralık 2025)