SENİN TAŞIDIĞIN, SENİ TAŞIYAN

I.
Bütün kadim inançlarda sayıların özel bir yeri var. Sayılar tarihsel ve doğal olmamaları sebebiyle daima aşkın ilkeyi işaret eden semboller olarak görülmüş. Sayıların kendi başlarına anlamı ve işlevi olduğuna inanmak uzun süre batıl inanç kabul edilmiş. Matematiksel bir gösterene dönüşmeleri ise hem tarihin geç dönemlerine ait hem de ikincil önemde. Kadim öğretilere göre sayılar adet ve miktar yoluyla, yani tane ve oran kombinasyonlarıyla ilahi düzeni/döngüyü anlamaya yarayan şifrelerdir. Kimi inançlarda ilahi düzeni bölünemeyen (tek) sayılar temsil ederken kimilerinde ilahi sırlar eşit bölünebilen ve karesi alınabilen sayılarda aranmış. Bunları ilginç de olsa vakti geçmiş ansiklopedik bilgiler sayıyordum lise yıllarında. Bir yandan da ilgimi çekiyordu; bu türden inançları içten içe doğruladığımı, en azından toptan reddedemediğimi seziyordum. “Satanist” denen Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’nin efsanevi ilk baskısında “altın oran” olarak kabul ettiği için 100 adet şiire yer verdiğini de o yıllarda öğrenmem beni şaşırtmıştı. Acaba sezgilerim doğrulanmış mı oluyordu?

Benim hayatım 100 değil ama başka sayı ve rakamların etrafında dönmüştür ve dönmektedir diyebilirim. Tabii sayı ve rakamlara uzun boylu anlam yüklemenin insanı nerelere sürükleyeceğinin farkındayım. Kilit altında tuttuğum meselelerdendir bu yüzden. Yine de dini reddetmesiyle, Hıristiyanlığa duyduğu nefretle bilinen Baudelaire’in böylesi inançlarla ne işi olduğunu o yaşlarda merak ediyordum. Yaş aldıkça insanın dikkati çevresinden kopup kendine doğru yöneliyor. Bende de öyle oldu. Sayıların, oranların, döngülerin bağlantısını görebildiğim kadar hayatımın anlamıyla alakalı bazı bilgilere ulaşabildim. Tersi de söylenebilir: Kendimle ilgili keşfettiğim her yeni bilginin yanı başında bazı semboller buldum. Orta yaşlardan itibaren rakam ve sayılar (adetler ve noktalar) değil oranlar (biçimler ve yüzeyler) ağırlık kazanmaya başladı. Buna paralel olarak varsayımsal olandan ziyade olgusal olan öne çıktı. Yalnızlığın yerini politika, felsefenin yerini şiir almaya başladı. 100 sayısının gerçekten özel bir anlamı var mı bilemiyorum fakat benim için 51’e 49 oranının her zaman özel anlamı olageldi. Bende tek olsun çift olsun hiçbir şeyi iki eşit parçaya bölmek mümkün değildi. Ve varsa bir altın oran diye bir şey, bu, parçaların toplam değeriyle değil pay edilişten doğan dinamik dengelerle alakalıydı. Benim anlayışıma göre fifti fifti çocukça kendini kandırıştan ibaretti. Mahkemelerden çarşı pazarlara kadar hayatın fifti fifti yalanıyla yürütüldüğünü biliyorum. Taraflara itibarî ve mevhum yüzde 50 tanımlanmadan toplum hayatı dediğimiz tekerlek dönmüyor. Her sabah yarışmayı fifti fiftiden başlatmazsanız kepenkleri açacak, celseleri bağlayacak tek adam bulamazsınız. Daima ya hikmetten ya cesaretten 1 birim eksiltip teraziyi eşitlemek durumundasınız. Aksi takdirde öyle kavgalar çıkar ki Hoca Nasreddin gibi ancak “sen de haklısın”la kurtarabilirsiniz paçayı. 

Toplum hayatı kâğıt üzerinde fifti fiftiyle dönüyor, fakat ferdlerin ilişkileri söz konusu olduğunda daha hassas teraziler kullanmanız gerek. Terazinin hassaslığı insanların hisli oluşundan değil çiğlik, çığırtkanlık, ucuz hesapçılığından kaynaklanıyor. Bireysel ilişkiler 51’e 49’la yürüyebiliyor ancak. Ben de birebir münasebetlerimde bu teraziyi kullanageldim. Can sıkıcı detaylar su yüzüne çıkmasın diye hemen her olay ve insana karşı yükün ve sorumluluğun 51’ini kendime yazdım. Bütün iş o 1 birimde bitiyordu çünkü. Şikâyetçi değilim. O benimdir ve o benim. Beni taşıyan, benim taşıdığım. Zor da olsa her hayırlı şeyin menbaı orada. İhmal edildiğinde en güzeli soytarıya, en dürüstü palavracıya çeviren o 1 birimlik yüktür. Kahramanın yüküdür. 20. asrın sonlarında doğmuş, kendini şiir ile tanıyabilmiş bir genç kahramanlığı nereden öğrenecek? Ya hayatları şiire ilham vermiş kadim kahramanlardan ya da hayatta olup kendi çağının destanını yazan kahramanlardan. Ben ikincisine meylettim. Hem kahraman hem hayatta olmaları büyüleyiciydi çünkü. O kahramanlarla aynı göğün altında durmak, aynı kültüre ve toprağa ait olmak, hülâsâ onlarla çağdaş olduğunu bilmek paha biçilemezdi. Bu sayede, kitaplarda ve mezarlarda kalmış kadim kahramanları ete kemiğe bürünmüş hâlleriyle, beşeri zaaf ve faziletleriyle tasavvur ederek, bir bakıma gerçekleyerek kavrama imkânı bulabiliyordum. Tarih bir soyutlama, bir anlatı olmaktan çıkıyor; temas edilebilir, hatta tesir edilebilir hâle geliyordu. Bir yerlerde kahramanların var olduğunu bilmek dayanma gücü veriyordu ama onları bir kere olsun dünya gözüyle görmemek de olmazdı diyordum. O vakit kulağıma bir ihtar fısıldanıyordu: Kurb-u sultân, âteş-i sûzân!

Kahramanlarla yolunuz iki türlü kesişebilir: Kahramanın sana bir acı kahve ısmarlar, sohbet eder, vakit dolunca da allahaısmarladık deyip gider. Kahve içmenin hiçbir bedeli yoktur, iki medeni insan gibi yolunuza gidebilirsiniz. Yollarınız bir sebepten, bir süreliğine kesişmiş ve ayrılmıştır. Paralel bile görünse ayrı hayatlar sürer, ayrı gayeler uğruna mücadele verirsiniz. Fakat kahvenin hatırı olsa gerek deyip onun peşinden gitmeye karar verdiğinizde işin rengi değişir. Yol kesişmekle kalmamış, bitişmeye başlamıştır. Musa’nın Hızır’ı takip etmesi misali. Bedeli vardır. Omuzlarınıza birden yük biner. Haftalar aylar geçtikçe “âteş-i sûzân” ihtarının iç yüzünü kavramaya başlarsınız. Kahramanın sözlerinin güzelliği ve yüksekliğinin keyfini ahali çıkarmaktadır, ama size o güzel sözü taşıyan ve doğuran derdin darası kalmıştır. İşte 19. asırdan beri irapta mahalli olan Türk şairlerinin yükünü bazılarımız bu minval üzere sırtında buldu. Törensiz, belgesiz, şahitsiz bir devir teslim... Yükümüzü bazen keder bazen öfke olarak dışavurduk. Çoğu insanın fikrine göre, Türkiye’nin Batılılaşmacı düzenine itiraz bizim gibileri çoktan muhaliflerin safına katmış olmalıydı. Öyle olmadı elbette. Ama olması gereken de olmadı. Kahramanlığa (“olması gereken” fikrinden hareket edene) psikiyatrik vaka gözüyle bakanlar dünyanın günden güne benimsediği reelpolitik nokta-i nazar sebebiyle mazurdu. Büyük anlatıların çağı kapanalı iki asrı geçmişti. Ve reelpolitiğin hâkim olduğu vasatta kahramanlar vesair görünmüyordu. Kahraman ancak bir sahne varsa ortaya çıkar. Sahnemiz yıkık ve kahramanlık en gülünç sıfatlardan biri kabul ediliyor bugün. Hayatta da sanatta da. Kimse sorumluluğun yüzde 51’ini kendine yazma enayiliğini göstermiyor. Peki, hayatımızda ve sanatımızda kahramanlık öldüyse yerine ne geldi?

Kendi adıma, içtiğim kahvenin hatırı olduğuna inandığımı, hatırın hakkını ödemeye çalıştığımı, bedensel ve duygusal birçok kalıcı hasarla yaşadığımı tahdis-i nimet kabilinden söyleyebilirim. Bu sebeple kahramanlığın ölmediğini ve ölmeyeceğini, sadece kaçınılmaz bir yol ayrımına varıldığını düşünüyorum. Kendimden bahsetmek zorunda kalmam hoş değil. Yine de “kendinden başlamak” edebiyatın yazılı olmayan ilk şartıdır bana göre. Kendinden başlamayandan da kendine varmayandan da hep şüphe duymuşumdur. Kendini meselesinin bir parçası olarak görmeyenden. Yazdıklarımın içinde özne olarak, nesne olarak, yüklem olarak ben hep varım. Bununla birlikte edebiyatın ben’den genişleyip dünyayı kuşatması gerektiğine inanıyorum. Kahraman dünyayı fethetmek üzere kuşatır. Fethedebilmek için gerekirse yakar yıkar. Yeter ki savaşının haklı bir savaş olduğuna inansın. Fakat insanın dünyayı bir de koruma ve kollama güdüsüyle kuşatışı vardır. İşte kahraman bu türden bir kuşatma misyonunu yerine getiremez. Ya yerini başkasına bırakmak yahut kendi içinden yeni bir karakter doğurmak zorundadır. Hayatta da sanatta da kanun budur. 

Hayatta ve sanatta ölen (isterseniz “öldürülen” deyin) kahramanın mirasına hakkıyla yalnızca bilge talip olabilmiştir. Bilgelik 51’e 49 düzenin faziletten ziyade zaruretle alakalı olduğu bilmekle başlar. Eksiltmenin ve arttırmanın ötesinde bir matematiği işaret eder bilge. 51+49 işleminin artık neden istenen sonucu vermediğini açıklamak gerektiğinde devreye girer. Kahraman fark yaratan, dengeleri değiştiren o 1 birimlik yüke odaklıdır; bilge ise 99 birimi taşıyan ilkenin yeniden bulgulanmasına emek verir. Çalkantılı ve karanlık zamanların insanıdır. Kahramanın yerini bilgenin alması bir kazanç. Ama asıl kazanç kahramanın adım adım bir bilgeye dönüşebilmesidir. İçsel dönüşüm en zorudur, nadiren gerçekleşir. Ama yeterince sabredilirse tarihsel dönüm noktalarında nöbet değişimleri gerçekleşebilir. Kahramanlık-bilgelik döngüsü ve dönüşümü hem insanlık tarihinin en geniş periyotlarında hem insan tekinin kısacık hayat yolculuğunda kendini açıkça gösterir. Çoğumuz kahramanlığın yerini ne zaman bilgeliğe bırakması gerektiğini, hikmetin ne zaman cesaretin yardımına koşması gerektiğini göremeyiz. Şairlerin de çoğu böyledir: Bilgeliklerinin zamanla uzlaşmacılık ve uyuşukluğa, kahramanlıklarının yıkım ve deliliğe vardığını kavrayamadan, kavrasalar bile dönüşümü gerçekleştiremeden göçüp giderler. Madem bu bir döngü, bugün şiirimiz bu döngünün neresinde? 

II.
Şiirimizde kahramanlığın muvakkaten öldüğü kabul edilebilir fakat yerine bilgeliğin geldiği söylenemez. Kahraman gitti, bilge gelmedi. Ara bir evredeyiz. Buna “ironik evre” demek isterdim ama 2000’lerin başlarından itibaren ironinin de düşüşe geçtiği, yerini parodinin ve türevlerinin aldığı açık. Parodi onu kullanmasını bilenin elinde güçlü bir silah sayılır; fakat benim parodiyle kastım gülünçleştirmeye saplanıp kalan, burlesk ve travestiyi amaç bellemeye kadar varan düşük sanat formlarının marifet sayıldığı beğeni düzeyidir. Şairler neyin parodisi hâline geldiklerinin, nasıl karikatürize olduklarının bile farkına varamamaları yüzünden bizi utanca boğuyor. Fazla uzaması hâlinde hepimizi çürütebilecek bir evre bu. Taşınacak yükün, taşıyıcı zeminin yok olması riski baş göstermiştir. Hayatın ve sanatın bütün şubelerinde gözlenen tarihin ve toplumun yüklerinden karşılıklı olarak boşalma hâlidir. Yük çekilmediği hâlde kahramanlık, yük nedir bilinmediği hâlde bilgelik taslanmaktadır. Ne şehvet ne akıl. Ne mitos ne logos. Parodi bu bıçak sırtı zeminde iş görür. Parodinin dışadönük bir dinamizmi, yaparken yıkan, yıkarken kuran bir tarafı vardır elbet. Fakat sirkenin az öz kullanıldığında fayda vermesi gibi parodi de bir toplumun ethosunu bir yere kadar temsil edebilir. Aksiyoner veya aksiyomcu olamaz. Sırtlanamaz, sırtlayamaz. Diğer deyişle: Parodinin kendisi bir “şey” değildir; “asıl”ın yokluğuna delalet edişiyle anlamlıdır. “Metin” olma haysiyetine sahip metinlerin yazılamadığı yerde metinlerarası teknikler abdurrahman çelebi muamelesi görmektedir, o kadar.

Şiirimiz 19. asrın ortasından bu yana kahramanlık-bilgelik döngüsünün işleyişine defaatle şahit oldu. Tanzimat devrinde henüz bu yönelimler birbirinden ayırt edilebilir karakter arz etmiyordu. Örneğin Nâmık Kemal’de kahramanlık, Ziya Paşa’da bilgelik baskın olsa da bu iki şairin birçok şiiri adeta simbiyoz ilişkisi içinde, birbirine dolanık hüviyette pekâlâ ele alınabilirdi. Bu dolanıklık Hâmid-Ekrem ikilisinde de nispeten devam etti. Servetifünunla birlikte kahramanlık ve bilgeliğin sınırlarının belirginleştiğini ama bir yandan da bunların kesim ve ayrım yerlerinde ironik olanın uç vermeye başladığını gördük. Nitekim Cenab hazretlerinin olanca şairâne tavrının alttan alta hep müstehzi bir tonu da gizlemesi, Yeni Zelanda’ya kaçıp bohem bir hayat sürme hayaliyle tutuşan Fikret’in içinden ateşli bir ideolog çıkması ironik yarılmanın dip dalga habercileri olarak okunabilir. Sanatçının neyi taşıması gerektiği ve sanatçıyı neyin taşıdığı üzerine ilk ciddi sorgulamalar da Servetifünun dönemine rastlar. Sorulara cevap verilebildiği takdirde kahramanlık-bilgelik münavebesi sürmüş; çelişkili cevaplar verildikçe veya sorular cevapsız kaldıkça ironik katman (bazen birkaç sıra dışı metin bazen aykırı bir şair figürü olarak) su yüzüne çıkmıştır. Buna rağmen Âkif’in epiğini Yahya Kemal’in liriği, Necip Fazıl’ın liriğini Nâzım Hikmet’in epiği takip etmiş, döngü Garip’e kadar korunmuştur. Garip ironiden çok humora dayalı yaşama ve söyleme esprisiyle şiirimizin bütün kahraman ve bilge figürlerini bir anda birer boş gösterene çevirir. Garip’i hedef alan İkinci Yeni bu yüzden kahramanlık ve bilgeliğe olduğu kadar ironik olana da bir iade-i itibar anlamı kazanmıştır. Daha doğru bir ifadeyle, kral-büyücü-soytarı İkinci Yeni’de aynı bedendedir. İkinci Yeni üç eğilimi bünyesinde eriterek hayata döndürmesi sebebiyle şiirimiz için yeni bir karar ve kalkış noktası olmaya en yakın dönem olmuştur. Şiirde kahramanlık, bilgelik, ironi gibi müstakil kategorilerden bahsedilememektedir artık. Bu özel durum sebebiyle hem akımın içindeki şairlerin 60’lardan sonraki yüklerini transfer ettikleri zeminler hem de 60 kuşağı gençlerinin bu şairleri alımlayış (yükleniş) biçimleri özel bir önem taşımaktadır. Bana sorarsanız Karakoç’un ve Uyar’ın 60’lardaki tercihleri bugüne ışık tutması bakımından öne çıkmaktadır.

Ben kahramanlığa hevesli genç bir şair adayı olarak Karakoç’un logosundan değil, Uyar’ın mitosundan başladım işe. Mutaassıp bir Müslüman olduğum hâlde. Neden? Elbette delikanlılık baskın çıktığı için. İkinci Yeni 50’lerin sonunda kendi kahramanlık mitosunu yaratmış, 60’ların ortasına doğru yine kendine özgü bilgelik argümanlarını bulgulamıştı. Bir çevrimin tamamlanması sebebiyle şiirimiz ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu yeni altüst oluşlara cevap üretmeyecek kadar ağırbaşlı bir karaktere bürünmeye başlamıştı. Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” deyişi bundandır. Buna rağmen İkinci Yeni’den şuur merkezli bir şiire geçiş ihtiyacını ilk sezen ve harekete geçen bilgemiz Karakoç’tu. Böylesi Uyar’dansa Karakoç’un karakterine daha uygundu. 51+49 işleminin artık neden istenen sonucu vermediğini açıklamak ona düşmüştü. “Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı günlere gel”inmişti. Karakoç, kendisini taşıyan ledünni geleneği tazeleyerek şiirimize taşınmaya değer yeni bir yük, bizi taşıyacak yeni bir zemin teklif ediyordu. Ne var ki Karakoç İkinci Yeni’nin usçuluğuna başka türden bir usçulukla (“Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden / Mantığım mantığın üstünde yeni”) karşılık vermeyi seçmişti. Bütün derinliğine rağmen Sezai Karakoç’un şiiri küresel devrim dalgalarının karşısında fazlasıyla usçu ve içe dönük görünüyordu. Hızır epik veya politik bir kahraman değildi, kendisine hikmet verilmiş bir zatın yansımasıydı. Gündelik hayata her temas ettiğinde uyumsuzluk işaretleri artıyordu. Hızır topluma inmemişti; barışta aralarında yaşamak veya savaşta önlerinde yürümek için gelmemişti. Onları hikmet katına çekmek, olmuyorsa kendi göklerine çekilmek üzere gelmişti sanki. İkinci Yeni sonrası kanı zaten ağırlaşan, bilgelikten bilgiçliğe düşme riski taşıyan şiirimizin aradığı dinamizm/kahramanlık bu değildi. Hızır, profanlıkta çok ileri gitmiş bir şiir iklimine kimi zaman metafizik şoklar yaşatsa da kitleden nabız alamıyordu. Karakoç’unki erken gelen bir bilgelikti ve 1988 gibi çok erken bir tarihte şiiri bırakmasıyla da tarihe karıştı. Son şiiri “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”in son mısraları onun iç saatiyle dünya saatinin uyuşamadığının ifadesidir: “Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta / Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”

Turgut Uyar çok bilinçli biçimde olmasa da çağın seyrini daha doğrudan aksettiren bir yerden, “aşkın kahraman”dan değil “aşk kahramanı”ndan hareketle, yani varoluşçu cinselliğin kodlarına referansla arayışını sürdürdü. Dünyanın En Güzel Arabistanı’nda bir yandan kutsal tabuları yıkarken diğer yandan kutsal kitap esintili yeni kentsoylu mitleri yaratmasıyla kana daha çabuk karışan metinler ortaya koydu. İlk kitaplarında Karac’oğlanvari çapkınlıkla ele aldığı kadın motifi DEGA’da artık merkeze yerleşmişti. “Bastırılmış olanın geri dönüşü” yahut “gölgenin kontrolü ele geçirmesi” diyebiliriz buna. DEGA’da patlak veren cinsellik sürpriz değildi ama bunu daha çok kadınlar arası mahrem sohbet medyumları, yasak aşk söylenleri üzerinden sunması erkek cinselliğinin henüz utangaç/estet evresinde olduğunu gösteriyordu. Tütünler Islak’tan Malatyalı Abdo’ya kadar ise erkeğin meşru (dürüst ve İslâm kalmış) cinselliğinin övgüsüne yöneldiği görüldü. Ama ilerleyen yıllarda şairin kadını keşfetme/fethetme iştahının giderek azaldığı, öfke ve sevincin özrüne (alkolizme) sığındığı, şiirine bir tür bilgeliğin sinmeye başladığı görülebiliyordu. Uyar’daki dönüşümün dolayımlayıcısı kadının ve bedenin dirimiydi ama düşüşün sebebi de bunlardı. Divan’da ve Toplandılar’da toplumsala ve tarihsele sıçramayı denemesini şiiri için bir dönüşüm, bir anafor, bir geçit, yeni bir taşıyıcı zemin arayışı olarak görmek mümkün. Elbette 60’ların sonundan 70’lerin sonuna kadarki periyotta dünyanın politik seyri de şairi buna itiyordu. Şair şiir serüveninde yeni bir kahramanlık sayfası açmak istiyordu. Ne ki Turgut Uyar aktüel politik mücadelenin adamı olmamıştı hiçbir zaman. Üzerine genç İsmet Özel’in “mermerle bakırı aynı heykelde eritme”nin yolunu bulması, kahramanlık-bilgelik kaynaşıklığına erkenden ulaşması Uyar’ın önünü tamamen tıkamıştı. Bu hamlesiyle İsmet Özel şiir tarihimizin döngüsünde hem merkeze oturmuş hem de kendini sorunsallaştırmış oluyordu.

İsmet Özel, Uyar’ın salt yaşamaya odaklı, fazlasıyla tarihsel ve bedensel kahramanını da Karakoç’un gelenek-modernizm sürtüşmesinden doğan metafizik kahramanını da iyi etüt etmişti. Özel’in başarısı şiire asıl ihtiyacı olan “çağdaş ürperti”yi getirebilmesiydi. Hem çağının şairi olmak hem çağın hissizliği karşısında ürpertisini korumak. Erbain’de partizanın “yaban ve diri” kahramanlığından celladına gülümseyenin “suskun ve kederli” bilgeliğine kadar Türk şiirindeki bütün döngüleri tecrübe etmiş, kendini gerçekleştirmiş, yaşarken efsaneleşmiş bir figür görürüz. “Yaşarken efsaneleşmek” bir bakıma ölmek, müzelik eşya olmak demektir ve şair bu tehlikenin farkındadır. Ne Karakoç’un erken parlayıp vakitsiz sönen ağustos böceği misali bilgeliğiyle ne de Uyar’ın “ölümlü yaşamaya hergünkü çağrı”sıyla yetinmek niyetindeydi. Özel bu ustalardan farklı bir strateji izledi ve kültleşen şiirinin kapılarını büyük bir risk alarak ironiye açmaya karar verdi. Şiirde alınan kararlar bir ideologun, bir politikacının karar alışına benzemez. Şairin öznel tecrübesinden süzülüp gelen, çoğu zaman karar denemeyecek kadar muğlak olan, sezgisel alanda gömülü duran arzu ile korkularla ilişkili bir yönelimdir. Aslında şair “Akla Karşı Tezler, Üç Firenk Havası, Ils Sont Eux, Dişlerimiz Arasındaki Ceset” hattında giderek belirginleşen ironik bakışın erken sinyallerini vermiştir ama Erbain projesi bitene kadar bu alana boylu boyunca girmemiştir. “Akla Karşı Tezler” hususunda Karakoç’un Özel’e “Bir daha düşünsün, sonra yayınladığına pişman olur.” yollu gönderdiği haber iki şair arasındaki yaklaşım farkını, gelecek projeksiyonlarını gösteren kritik bir anekdottur. Şairin kahramanlık-bilgelik döngüsünün kesintiye uğramasıyla girilen ironik ara evreyi erken sezdiğini görüyoruz. Diğer önemli husus da şudur: Söz konusu şiirler şairin Müslüman dünya görüşüne bağlandıktan sonraki günlerine aittir. “Trajik ben”in yerini daha mutedil ve mütevekkil bir personanın alacağı beklentisi oluşmuşken şairin neden “ironik ben”e yöneldiği sorusu üzerinde pek durulmamıştır. 90’larda Bir Yusuf Masalı’yla birlikte “kırgınlık” motifinin öne çıkması dikkatleri “lirik ben”e çevirmiş ve bu soruyu (sancıyı) unutturmuştur. Fakat unutulan ve bastırılanın geri dönüşü her zaman sansasyoneldir.

Evet, Özel son bir adım atabilmek için birkaç adım geri çekilmeye razı olur ve milenyumla birlikte şiir tarihimizden kendine kimsenin beklemediği bir kaldıraç bulur: Metin Eloğlu. Eloğlu’nun şiirimizdeki yeri üzerine Özel’in iddia ettiği (“modern Türk şiirinin zirvesi”) manada bir konsensüs hiçbir zaman söz konusu olmadı. Ve mesele zaten konsensüs sağlamak değildi. Özel, kendiyle ilgili yerleşik algı ve sağduyu duvarını yıkacak tekinsiz bir bağlam inşa etmek, şiirini o şok dalgasının itme gücüyle son defa başka bir zemine taşımak istiyordu. Bu kararda hiç şüphesiz Özel’in dünya sistemini ve küresel kültür savaşını okuma biçiminin getirdiği sorumluluk duygusunun da esaslı payı vardı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, SSCB’nin yıkılması, Almanya’nın birleşmesi, Medeniyetler Çatışması tezi, Tarihin Sonu iddiaları, 9/11 Saldırıları gibi art arda gelen dev dalgaları göğüsleyecek yeni poetik ve politik hat 20. asrın tipik kahramanlık-bilgelik döngüsüne bağlı kalınarak inşa edilemezdi. ”Savaş Bitti” idi fakat yenileri ve belki daha büyükleri yaklaşıyordu. Özel tam bu noktada Eloğlu’nu halkın zevki ve davasının tabii kaynaşıklığı, kahramanlık ve bilgelikle harmanlanmış gözüpek ironi, sentaktik mükemmeliyeti yapıtaşlarına kadar kasten bozuma uğratan cins dil beğenisi… gibi birçok alt başlıkta yeni bağlamlara oturtarak yaklaşan savaş için meydanı tesviye etti. Böylece “darası alınmaz, kayda geçirilemez, narhı konulmaz” dediği yükünü 21. asra taşıdı. Latinize kelamı un ufak edip saçmaya vardırarak, zaman zaman parodinin parodisini yaparak, çoğu zaman da parodisi yapılamayacak kadar kendimizden bîhaber varoluşumuzun sefaletini metinsel düzlemde yüzümüze çarparak şiiri ironik gerilim katmanına yeniden yükseltmeye çalıştı. İronik katman bize kahramanlık veya bilgeliği geri veremeyecekti şüphesiz; fakat ironi sayesinde kahramanlık veya bilgeliğin yokluklarını hissedebilir, iki yokun diyalektik didişmesinden doğan sessiz gerilimi duyumsayabilir, özetle  “boşluğa nasıl bakılacağı”nı öğrenebilirdik.

İsmet Özel, şiir yayınlamayı bıraktığını ilan etmeden kısa süre önceki bir konferansında “Türkiye’de bir zamanlar şiir saygısı olduğu ve bu saygının insanların saygıya değer şeylere özenmelerine yardım ettiği”ni söyleyerek Of Not Being A Jew projesinin temel motivasyonlarından birini ifade eder. (11 Ocak 2011) “Çıldırdın mı ihtiyar” kınamalarına aldırmayıp “bendini tefe koyma” pahasına şiirin, dolayısıyla Türklüğün ve insanlıkta sebat eden herkesin yok edilen saygınlığının intikamını almaya girişir. Gençliğimden beri aklımdan hiç çıkmayan bir Hadis-i Şerif var ki şairin bu yaklaşımının köklerini orada buluyorum. Hadis-i Şerif'te “Âhir zamanda insanların arasından ilk kaldırılacak ilmin (hâlin) huşû (haşyet) olacağı” buyuruluyor. Din ve sanatın kesişimi bana göre bu kelimede saklı. Ben huşû/saygı motifini merkeze alabilirsek varoluşumuzun (yükümüzün) ve kimliğimizin (zeminimizin) yeniden anlam kazanacağına inanıyorum.

Muhammed SARI (4 Safer 1448 - 18 Temmuz 2026)

SALT OKUNUR ŞİİRLER (2004-2008)

Bunlar şiirimin karanlık evresine ait demolar. Eski cd’leri karıştırırken buldum. Unuttuklarım. 
Neden unutmuştum ve neden buldum? Anlatması uzun çeker. Sanatta red yiye yiye yazmaktan soğuduğum, eski çevremden koptuğum, yeni hayata alışamadığım yılların arka odada biriken dipnotları. 
Saçmalamaktan korktuğum yıllar. İyi ki saçmışım. Saç ey göz eşkten ortamdaki dûnlare su!

Bu şiirleri “salt okunur” buldum, aynı espriye uyarak salt okunur formatta yayınlamak en doğrusu olacak. 



BİR YER

İçerisine adım attığım ilk saray Dolmabahçe Sarayı’ydı. Lisenin koyu cumhuriyetçi tarih hocasının rehberliğinde, 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, âdeta huşû içinde gezdirmişlerdi bize sarayı. O güne dair zihnimde çok az görüntü var, ama bende bıraktığı tesir (özellikle koku!) ilk günkü kadar canlı. Yine de etrafa fazla donuk gözlerle bakıyor olmalıydım ki hocam ne düşündüğümü, neden bir şey söylemediğimi yoklayıp durmuştu. Tarih dersinde en ukala yorumları yapan ben gezi boyunca neredeyse hiç konuşmamıştım. Hâlbuki bakışlarımdaki donukluğun aksine kafamın içi allak bullaktı. Sarayın ne 1923’ten önceki ne sonraki hikâyesine kalben yakınlık duyabiliyordum. Bir tür yabancılaşma şoku geçiriyordum ve çocukça sezgilerimle de olsa bunu belli etmemem gerektiğini düşünüyordum. Ne hissettiğimi söylememek için mi kendimi tutuyordum yoksa aslında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim için hata yapmaktan mı korkuyordum? Suskunluğumda ikisinin de payı varmış, bugünden bakınca kendimi daha berrak görebiliyorum. Hocamız bir yandan sarayın özelliklerini anlatıyor bir yandan da “...değil mi Sarı?” diye biten dürtükleyici sorularıyla beni bunaltmaya devam ediyordu. Neyse ki dışı donuk içi yanık ben zavallının imdadına kafiledeki bir arkadaş yetişti: “Hocam, bu Osmanlılar hainmiş mainmiş ama nasıl yaşanacağını iyi biliyormuş. Bir şu kaliteye bak bir de bizim hayatımıza!” Kafiledeki birkaç kişi daha bu sözü başlarıyla onaylayınca hocamızın çok kızdığını, tartışmanın ertesi gün sınıfta da devam ettiğini hatırlıyorum.

Bu sözü nasıl anlamalıydı? Elbette o yaşlarda tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, sadece dikkatlice dinlemeye çalışıyordum. Tartışanların pozisyonları özetle şöyleydi: Hocamızın fikrince Osmanlılar iyi taraflarıyla da olsa anılmayı hak etmiyorlardı. Dahası, Osmanlıyı övmek cumhuriyete karşı sadakatsizlik nişanesiydi, en azından kadirbilmezlik oluyordu. Zaten “hayatın tadını çıkarmak” da devlet için pek övünülecek bir vasıf sayılamazdı; aksine halktan kopukluğun, israfın göstergesiydi. Belki bugünkü hayatımız fakirdi, zevksizdi ama böylesi işgal altında olmaktan iyi idi… Arkadaşlarım ise Osmanlıların inkılâp tarihi kitaplarında propaganda edildiği gibi bitmiş tükenmiş görünmediğini söylüyordu. Öyle olsalardı en kötü dönemlerinde bile geriye Dolmabahçe gibi sayısız eser, isim, kurum bırakabilirler miydi? Belki ihanet ettiler ama en az Batılılar kadar zeki ve kabiliyetlilerdi. Hem cumhuriyet daha ilerici olduğu hâlde hayat kalitemiz neden Osmanlılardan çok gerideydi? (...) Dediğim gibi, tarafları sorgulayacak donanımım yoktu, çatışmaya sebep olan zihniyet farkının temellerine çok sonraları inebildim. Yalnız şu vardı: Taraflara hak vermek açıklayamadığım biçimde zoruma gidiyordu, bu tartışmada bana yanlış gelen bir şeyler vardı. Öte yandan, üçüncü kişi gözüyle bakınca taraflara hak vermemek de zordu. Peki ben “üçüncü kişi” miydim? Hayır. Tartışmanın tarafı değilsem de bir parçası olduğumu biliyordum. Gerçekten de bir tartışmanın tarafı olmakla parçası olmak arasında esaslı fark vardır, yıllar içinde öğrendiğim ilk ve belki en kritik husus bu oldu. Zamanla öğrendiğim ikinci husus, tarihsel meselelerin taraflara boncuk veya yargı dağıtılarak aydınlatılamayacağıydı. Nasreddin Hoca vaktiyle karşısında birbirinden iddialı davacılar olduğu için, eğri zeminde doğru söz söylenemeyeceğini bildiği için, deveyi düzeltmeye çalışmak başarısızlığa mahkûm bir çaba olduğu için işi latifeye vurmuştu. Hocanın bu tuhaf davaya üçüncü göz olarak dâhil olan hanımına “sen de haklısın!” deyişi Türkiye’deki en temel meselenin politik zeminin eğriliği olduğu kanaatini bende pekiştirmişti. Şayet Nasreddin nam zât çoğumuz gibi kadılık etmeye heveslenseydi bugüne hocalığından pek bir şey kalmayacaktı.

Kadılık taslamak niyetinde değilim, o yüzden ben de eğri oturularak doğru konuşulabileceğine inanmadığımı belirtmeliyim. Oturuşu doğrulttuktan sonra neyin eğri olduğu kendiliğinden görülebilecekken neden eğriliği kabullenerek doğruyu bulmayı baştan zorlaştırıyorduk ki? Bununla kalsa iyiydi, zemin eğriliği hem hatalı fikirlere mazeret teşkil ediyor hem de doğru fikirlerin marjinal görünmesine sebep oluyordu. Yani iki kat zarara uğruyorduk. Zemin irademiz dışında eğrilmiş olabilir ama bizim işimiz önce eğriliği işaret etmek, mümkünse tesviyeye çalışmak, tesviye edilemiyor diye eğri büğrü sözlere razı olmamak, son safhada sözümüzün doğru anlaşılacağı zeminin tesisine emek vermek olsa gerek. Türkler neden hep eğri zeminde yaşamak zorundalar? Aceleleri olduğu için! Uzun soluklu planlar, uzun boylu düşünmekler Türklere göre değil! Bu anlayış iliklerimize kadar işle(n)diği için zeminin eğriliğini görmezden gelip sözlerin doğruluğu iddiasıyla avunuyoruz. Avunma ile cehd seçenekleri modernleşme maceramızın ilk gününden beri önümüzdeydi. Hâlâ önümüzdedir. Hangimiz neyi seçtik? Nâmık Kemal asrın ahkâmının sıdk ü selâmetten inhiraf ettiğini gördüğü hâlde bâb-ı hükûmette kalabilir miydi? Sizce kalmalı mıydı? Kalsa ne söyleyebilirdi? Kapıkulu olarak söyleyecekleri o günden bugüne nasıl yankılanırdı? Yankılanır mıydı? Doğruluk zeminini kurmaya tek başına gücünün yetmeyeceğini bildiği hâlde eğri zeminde konuşmaktan neden imtina etti Kemal gibiler? 

Görebildiğim kadarıyla yüksek seciyeli insanların en büyük endişeleri mekanik ve verili düşünme biçimlerine hapsolmaktır. Onlar dünyada neler olup bittiğini “ya-ya da” kararsızlığına, “hem-hem de” kolaycılığına, “ne-ne de” çözümsüzlüğüne kapılmaksızın betimlemelerini sağlayacak bir irtifaya çıkmayı arzuluyorlardı. Söz konusu ikili mekanizmaların insanın zihin işleyişinin farklı formlarından ibaret olduğunu ve bunlardan birini mutlaklaştırdıklarında düşünce iklimlerinin kuraklaşacağını biliyorlardı. Saray hatıramın kahramanları da bu üç akıl yürütme mekaniği arasında dönüp duruyordu. Hayatım boyunca kitlelerin her seçme (seçim değil!) arefesinde ikili mekanizmaların tuzağına itildiğini gördüm. Mekanizmaya paçayı kaptırdıktan sonrası konuşmaya değmiyordu. Hocam ve arkadaşlarım daha ilk cümlede ileri-gerici, doğulu-batılı, sağ-sol, eski-yeni, hain-sadık gibi kategorilere sıkıştıktan sonra doğruya nasıl varacaklardı? Bırakalım doğruyu, olan biteni ana hatlarıyla ve eğip bükmeden betimlemeleri bile mümkün müydü? Onlara öze yabancılaşmadan yüksek zevk ve kavrayış sahibi olunabileceğini, özgürlükten ve sadakatten taviz verilmeden de dünyanın geri kalanıyla alışverişte olunabileceğini kim anlatacaktı? Tarihin derin yapısını görmek neden yalnızca Hoca Nasreddin ve onun sulbünden gelen bir avuç insana nasip olmuştu?

Bütün bu sağduyucu sözlere rağmen ortada cevaplanmayı bekleyen bir soru var: Ne oldu da insanlık bu kadar köşeli akıl yürütme biçimlerine ve zıt duygu kamplarına bölünebildi? Çağımızın çatışmalarının önceki tarihsel devirlerin çatışmalarından farkı neydi? Bu noktada nazarlarımızı 19. yüzyıla yöneltmek durumundayız. Kökleri ne kadar geri uzanırsa uzansın, 19. yüzyılda dünyanın yaşadığı kırılmayı tarihin önceki kırılma noktalarından ayrı bir yere koymalıyız. Tarihte ilk kez bir güç odağı dünyanın kahir ekseriyetini kapsayan bir tahakküm mekanizması inşa etti. Bu mekanizmaya “ben ve diğerleri” dedi. The West and the rest. Bir bakıma yeni bir akıl yürütme biçimi icat etmişti Batı. Önceki medeniyetleri ve denetim altındaki batı dışı dünyayı “ya-ya da, hem-hem de, ne-ne de” dolaplarında dönüp durmaya icbar etmişti. Bu durum dünyada iki zıt eğilimi daha görünür hâle getirmişti: Bir kısım insan girilen yolun şimdiye kadarki en kötü yol olduğunu, dolayısıyla tarihte görülmemiş bir “öze dönüş” seferberliğinin başlaması gerektiğini savundu. Başka bir kısım ise tarihte hiçbir vakit geri dönüş yaşanmadığını, bunun yanlış hatta imkânsız olduğunu, dolayısıyla alınacak en iyi kararın ilerlemeye devam etmek olduğunu savundu. Dönmekten bahsedenler ekseriyetle ezilen, sömürülen, denetlenen ülkelerin halklarıydı; çözümü her türden “öze dönüş” konseptinde aramaları doğaldı. İlerlemeye devam etmeliyiz diyenler teknolojik, ekonomik ve siyasal açıdan üstünlüğü ele geçirmiş, kazanımlarını koruma dürtüsüyle yürüyüşlerine devam etmek isteyen halklardı. Ayaklar ikincilerin yolundan gitse de akıllar hep birincilerde takılı kaldı. Fakat bu fotoğrafta ilk anda görünmeyen başka bir terslik vardı: İlerlemeciler de öze dönüşçüler de kendilerini içinde bulundukları zaman ve zemine ait saymamak gibi sakat bir ön kabulden hareket ediyorlardı.

Evet, 19. yüzyılla birlikte yerküre ilk kez eski ve yeni dünya olarak iki yarım küreye bölündü. Küre çatlatılıp iki parçaya bölününce toplumlar da hızla kamplaştı. Fakat eskinin hangi damarlarının yeniyi alttan alta beslediği, yeninin hangi tohumlarının eskide gömülü bulunduğu sorusu hızla geçiştirildi. Hız ve kopuş çağıydı çünkü 19. yüzyıl. Gündelik işleyişi mehter misali iki ileri bir geriyle aksatacak sorulara kimsenin tahammülü yoktu. Yine de fizikte her hareketin bir aksülamel doğurması gibi politik yarı kürelerde de çeşitli reaksiyonlar, yan etkiler görülmeye başlandı. Yarım kürelerin kendi içlerinde çeşitli kampçıklara (fraksiyonlara) bölündüğü görüldü. Daha ilginci; aynı yarı küredeki kimi parçacıkların birbiriyle kıyasıyla çatışırken karşı yarı küredeki parçacıklarla çeşitli benzerlikler gösterdiği, yer yer iş birliklerine giriştiği fark edildi. İlericilerin kampındaki kimi mutedil fraksiyonlar ile öze dönüşçülerin kampındaki bazı ceditçi fraksiyonlar ortak paydalara sahip görünüyordu. Öze dönüşçülerin tavizsiz kesimleri ile fanatik ilericilerin söylem ve metot benzerlikleri de dikkat çekiciydi. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yerkürenin politik çehresi bu kopuş-devamlılık ekseninde yaşanan gelgitlerle şekillendi. 

1945 sonrası Pax Americana süregelen kopuş-süreklilik eksenini yok etmeyi deneyerek, en azından yok saymaya çalışarak hükmünü dayattı. Bu bakımdan bilinen tarihsel imparatorlukların en tarih dışı numunesine dönüştü. İlericilerin ve öze dönüşçülerin bilinçli biçimde hem desteğini hem nefretini kazandı. Ulus devlette yaşadıkları hâlde yeniden Roma, yeniden Helen, yeniden Osmanlı gibi hayallerle yanıp tutuşanların hepsiyle iş tuttu. Hayalciler kendilerini fazla kaptırdıklarında Amerika’nın zaten bütün tarihsel imparatorlukları kapsadığı ve temsil ettiği ikazıyla yerlerine oturtuldular. İlericilere ilerlemenin teori ve teolojisine dalıp pratiğine katkı vermedikleri için, bütün yükü malî ve askerî Amerika’nın çekmesi sebebiyle hadleri bildirildi. İlericiler zannedildiğinin aksine eyleme dönük oluşlarıyla değil; bir mit, neredeyse dinî bir anlatı üzerine bina edildikleri kadar dikkate değer bulunuyordu. Bu onların yapılarından kaynaklanan çelişkiydi; dine karşı pozisyon alabilmeleri için bir tür seküler din vaz etmeleri gerekiyordu. Öze dönüşçüler de zannedildiği gibi bir inancın, bir idealin anlatısına bağlı oluşlarıyla değil, pratik ve pragmatik girişimlere önayak olmalarıyla dikkat çekiyordu. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun olmasının sebebi buydu. İlericiler eylemde sağcı, söylemde solcuydular. Öze dönüşçüler söylemde sağcı, eylemde solcuydular. Özetle ilericiler ve öze dönüşçüler dünyanın politik eksen eğriliğine başka bir eğrilikle mukabele etmek dışında bir şey öneremiyorlardı. Amerika ise ilerlenecek veya dönülecek yerin doğrudan ve öncelikle Amerika’da temerküz eden sermayeye fayda sağlaması dışında bir şeyle ilgilenmiyordu.

İlerlemecilik Batı’nın en büyük gücü ve zaafı olageldi. Her doyum noktasında, kendini o güne ulaştıran uzuvlardan bazılarını kesip geride bırakarak diyetini ödeyen ve sonraki safhaya geçen bir zihniyetten bahsediyoruz. Yola devam edebilmek için tarihsel kurumlarını tereddütsüz yıkabilen bir akıldan. Düşmanlarının başını kesme uğruna kendini hadım etmeyi göze alan bir ruh durumundan. Böyle kıyıcı bir topluluk kendine yaptığının kat kat fazlasını -başta Türk, Alman, Rus imparatorlukları olmak üzere- tüm hasımlarına reva görmesi şaşırtıcı değildir. İlerlemeci, dünyaya bir yarışçının gözüyle bakar. Drag pilotlarının kokpitten pisti nasıl gördüklerini bilirsiniz. Hız arttıkça etraftaki şekiller bulanıklaşıp birbirine karışarak duvarlaşır, ufuk düzleşip basıklaşarak incecik bir çizgi hâlini alır. İki algı duvarı arasındaki bitiş noktası bir anahtar deliği kadar ufalır. Çevre görüşü kaybolan, manevra seçenekleri sıfırlanan pilot bu çılgın hıza ayak uydurmak için son derece mekanik, anlık kararlar veren, hedefe odaklı bir kafa yapısına bürünür… İşte böylesine bıçak sırtında yapılan ilerleme yarışı dışarıya son derece sansasyonel ve destansı biçimde sunuluyor. Yarış organizatörleri seyircilerin kokpitte oturmaya can attığını iyi bildiği için fırsattan istifade kolaları, sosislileri, hamburgerleri dayıyor. Müşterilerin alıklığı sayesinde ilerlemenin vaadleri bitmiyor, hep o nurlu ufuklara ulaşmaya çabalıyoruz. İlerlemeciliğin eğriliği her toplumu aynı yarış pistinde koşmaya zorlamasından doğuyor. Türkiye’de yarış şartının teorik savunusunu solcu ve cumhuriyetçi cenah üstlense de pratikte koşanların hep sağcı ve muhafazakâr unsurlar olması bize mahsus bir garabet. Bu durum Türkiye’deki ideolojik kimliklerin ilk günden beri eğri bir zeminde konumlandırıldığını ispatlıyor.

Koşarken her şey çizgiseldir, durup bakınca dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Bu bakımdan öze dönüşçülere durup düşünen insanlar denebilir mi? Teorik olarak evet. Durdukları için düşünebildikleri, düşündüklerine göre durdukları söylenebilir. İlerlemecilerin düzdünyacılığına karşı öze dönüşçüler dairesel bir dünya ve tarih tasavvuruna sahiptir. Öze dönüşçülerin sorunu dünyanın biçiminden değil mahiyetinden, yani “dönüş”ten değil, “öz”ün ne olduğu üzerine anlaşamamalarından kaynaklanıyor. Aksine, dönüş konusunda hayli yetenekli olduklarını (yarış pistinde değilse bile) buz pistinde sergiledikleri marifetlerden biliyoruz. Tek tek bakıldığında canlı müziklere, kıvrak figürlere, karmaşık koreografiye, göz alıcı kostümlere diyecek yok. Ne var ki bütün bunlara bakarak öze dönüşçülerin hangi kültüre özgü dansları sergilediklerini anlayamıyoruz. Kuvvetle muhtemel kendileri de anlayamıyor; çünkü müzikle figürler, figürlerle kostümler, kostümlerle koreografi arasındaki uyumsuzluk had safhada. Yine de bu kadar hazırlığın boşa gitmemesi için kimse pozunu bozmuyor, herkes kendine düşen rolü oynuyor… Öze dönüşçüler trajik biçimde kendilerini en biçimci tavırlara hapsetmiş kimselerdir. “Öz” bahsinin uzun, yoğun, yorucu kafa emeği gerektirmesi yüzünden biçimlere dört elle sarılmışlardır. Altı, içi, arkası doldurulamayan biçimlerle kuşatılmış, şairin ifadesiyle “muşamba dekor” bir hayat sürmektedirler. Fakat onlar için en büyük tehlike üzerinde dönüp durdukları, dans ettikleri buz pistidir. Buz ince ve altı boş. Türk sağı ve solu bunu iyi bildiğinden danslarını çifte tedbir alarak sürdürüyor. İki taraf da kırılgan zemine yük bindirmemek için üzerlerindeki hatta içlerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmuş şekilde piste çıkıyor. Ve iki cenah da zemini çatlatacak sert figürler sergilemekten (eli, dizi, topuğu, yumruğu zemine vurmaktan) uzak duruyor. Yani hem sağ hem sol unsurlar özsüzlükte ve biçimcilikte son derece benzeşiyor. Bu da eğri, kırılgan ve altı boş politik zemini konuşmak yerine kitlelerin doğrucu davutların kof diskurlarıyla oyalanmasına sebep oluyor.

“Eğri”yi günah keçisine çevirdik ama şu “doğru” dediğimiz ne ola ki? Kelime; açısı sapmayan, dümdüz bir çizgiye karşılık geliyor zihnimizde. Doğada geometrik açıdan mükemmel çizgiler ve biçimler buluyoruz ama insan ve toplum hayatında (ve bunların bileşkesi olan tarihte) bu türden mükemmeliyetçiliklerin yeri yok. Demek ki bizim “doğru”luk vurgumuz bir doğa durumunu işaret etmiyor. Tarihsel “doğru”lara çok yakından baktığımızda gözümüze kimi orantısızlıklar çarpabilir, bu onun doğruluğuna halel getirmez. Daha öz ifadeyle: Doğruyu “dümdüz olması” bakımından değil, “bir yerden bir yere yönelmiş olması”yla, “bir doğrultusu olması”yla anlam ifade eden ilke olarak tanımlayabiliriz. Kaynağı, yönü, hedefi, süreci, salınımı olan dinamik bir ilke olarak. İlerlemecilik ve öze dönüşçülük adlandırmaları da zihnimizde ilk anda “bir yerden bir yere gitme” izlenimi uyandırıyor; fakat yıllar içinde ikisinin de muhayyel birer yolculuğa dönüştüğünü gördük. Neden? Çünkü ikili zihinsel mekanizmalarla yürütülen her tartışma gibi bu kamplar da kimin “yerli” kimin “yabancı” olduğu düzlemine sabitlenmiş, yani yeri kimin sahipleneceği sorusuna sıkışıp kalmışlardı. Bunlar bize hız ve kopuş çağından miras kalan noksan ve eğri büğrü sorulardı. Türkçenin hakemliğine müracaat edince fark ederiz ki öncelikle tartışılması gereken “yer” kavramının kendisidir. Türklerin 19. yüzyılla birlikte içine düştükleri ikili mekanizmalardan kurtulabilmesi için, vaktiyle atlamak zorunda bırakıldıkları bahislere dönerek sıfır noktasına inmesi, yani kendi sözlüğünü oluşturması şart. “Yer” deyince ne anlıyor Türkler? Küre mi, arz mı, vatan mı, yurt mu, il mi? Önce buna cevap verilmesi gerek.

Muhammed SARI (18 Muharrem 1448 - 3 Temmuz 2026)