İRFANA HAVALE EDİLMİŞ BİR BAHİS

İsmet Özel’in geçtiğimiz haftalarda yayınladığı yazısının son cümlesi birkaç gündür aklımda dönüp duruyor: “Birer teşhirci olarak yaşadık ve yaşıyoruz.” Ağır, korkutucu bir hüküm! Asıl korkutucu olan, ciddi bir Müslüman tarafından yöneltilen böylesi ithamlar karşısında içimizde bir endişe dalgasının kabarmamasıdır. Biliyoruz ki çağımızda eleştiriyi savuşturmanın en yaygın biçimi umursamazlıktır. Kimimiz de benim abdestimden şüphem yok deyip savunmaya geçebilir, ki buna da alışığız. Hâlbuki namuslu insanların tek derdi eleştirel yaklaşımlarıyla bize ayna tutabilmektir. Çoğumuz ham ruhlu olduğumuzdan yüzümüze ayna tutana umursamazlık veya sertlikle mukabele ederiz. Kendi aynamıza tutkunluğumuz, aynamızda görünenlere tutuluşumuz sebebiyle. 

Teşhirci bir topluma dönüştüysek bu biraz da “görsel çağ” adını kabullenmenin kaçınılmaz sonucudur. Fakat teşhircilik, bugünkü sefih hayatın çerçevesini oluşturan çizginin olsa olsa bitiş noktası sayılabilir. Çerçevenin başlangıç noktasında tecessüs hastalığı vardır bana kalırsa. Toplumun dokusunun tecessüsle gevşetilip teşhircilikle delik deşik edilişine başta genç nüfus olmak üzere toplumun tüm katmanlarında şahit oluyoruz. Buna mukabil, tecessüsü henüz dürtüyken terbiye edebilecek ailevî iklim daraldıkça daralıyor. Teşhiri kınayacak sosyal yaptırım ise zaten varla yok arasında. Helâlin ötesindeki ahlâk ufku işaret edilemeyince, haramın berisine hukuk çizgisi çekilemeyince insanın serkeşliğine nihayet vermek zor.

İnsan ilişkileri tecessüs ve teşhirden arındığı nispette güvendedir. Karşımızdakinden onda olmayanı bekleme aldanışı ve bizde olmayanı karşımızdakine varmış gibi sunma aldatışı toplumsal varoluşu ayakta tutan güven zeminini çökertir. Tecessüs-teşhir döngüsüne kapılanın gerçeklik algısı bozulur, hayatı kendisi ve başkaları için bir sanrılar cehennemine çevirir. Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak kişiyi cennetlik yapar mı bilinmez, ancak dünyanın cehenneme dönüşmesinin önündeki engellerden biri de böyle insanlardır. Etrafına yalan yaymamak ve etraftan yayılan yalanlara kendini kaptırmamak… Hayrın cümle kapısı bu olsa gerek. 

Tecessüs görmenin azdırılması, teşhir görünmenin yozdurulmasıdır. Tecessüs, kişinin gözlerini diktiği şeyden bağımsız olarak, adeta kendi içinden tetiklenmesidir. Bir kez tetiklenmişse odağına aldığı nesnenin gerçekten meraka değer olup olmadığı onun için önemsizleşir. Bedeli ne olursa olsun merakını gidermeli, kaşıntısını dindirmelidir. Teşhirci ise kaşıntısını başkalarına bulaştırmak suretiyle tatmin olur. Etrafında hayranlık, ilgi; açlık, mahrumiyet duyguları uyandırarak. Ama teşhirciler de tıpkı tecessüs hastaları gibi başlarına neyi musallat edip etmeyeceklerine bakmaksızın kalkışır bu işe. Teşhircilerin ve tecessüs hastalarının ahlâkî ve hukukî yargı melekeleri dumura uğramış yahut bu melekeleri zaten hiç gelişmemiştir. Ne var ki hukukta “suç olduğunu bilmiyordum” savunması -istisnalar dışında- işe yaramaz. Aklını kaybetmemiş her toplumda tetiklenene saldırganlığından, tetikleyene azmettiriciliğinden hesap sorulur. Öncelikle hangisine ve ne derece yaptırım uygulanması gerektiği hukuk felsefesinin eski tartışmalarından biridir. Tartışmaya kapalı olan, iki davranışa da yaptırım uygulanması gerekliliğidir.

Tecessüsünü kontrol etmeyi öğrenememiş, teşhirciliğin çirkinliğini idrak edememiş insanların en büyük sorunu sınırlarla ve özel alanlarladır. Çizgiyi aşma, kuralı çiğneme, mahremiyeti ihlâl etme eğilimleri sebebiyle özel ve kamusal hayata karşı potansiyel tehdittirler. Ast-üst ilişkilerinde de eşitler arası ilişkilerde de o ilişkinin doğası gereği bulunan çizgilere riayet etmezler. Belki ihtiyatlı davranıp “edemezler” demek lazım. Çünkü bu gibi sınır ihlâli sorunları -ister sinsice ister zorbaca ihlâller olsun- bir yönüyle muhakkak kişinin çocukluktan getirdiği şeylere dayanır. Somuttan soyut işlemlere geçiş çağında düzeltilemeyen arızalar; amaç-araç ayrımı yapamamaktan kaynaklı muhakeme hataları; koruma (sevme) duygusunun gelişmemesinden, korunma (sevilme) ihtiyacının dengeli veya hiç karşılanmamasından doğan ruhsal boşluklar “nesnesiz, ilkesiz ve doyumsuz” insan profilleri doğurduğu öteden beri biliniyor. Çocukluk ve ergenlik çağında aile ve sosyal çevre içinde halledilmesi gereken marazalar yetişkinlikte karşımıza toplumsal kangrenler olarak çıkıyor. Ebeveynlerin “Az verme hırsız edersin, çok verme arsız edersin.” şeklinde ikaz edilmeleri bundan. 

Ast-üst ilişkisinde tecessüs ve teşhirin yaptırıma konu olması nispeten kolaydır. Asıl zorluk eşitler arasındaki, bilhassa eşler arasındaki perdelerin yırtılmaması hususunda yaşanır. Erkeğin bakmaya/görmeye, kadının bakılmaya/görünmeye olan tabii eğilimi sebebiyle yaşadıkları iç çatışma gecikmiş hukukî yaptırımlarla değil, erken ve yapıcı ahlâkî yönlendirmelerle dindirilebilir. “nesnelerle ilişkisinde dizginleri elinde tutamayan, ilkeli hayatın bedelini ödeyemeye niyeti olmayan, doyumu araç değil amaç belleyen” insanların evliliği cehennemden farksızdır. Kadının şöhreti sevdiğine “görünmek”ledir, ki teşhir ile şöhret aynı kökten türemiş kelimelerdir. Ancak bir kadın bununla kalmayıp erkeğin de içinde hiçbir karanlık nokta kalmayacak biçimde kendine açılmasını istediğinde sınır ihlâli yapmış olur. Erkeği “açabildiği kadar açmak”la doğru bir iş yaptığını zanneder kadınlar. Hâlbuki erkeğin kendine mahsus bir karanlığı hep olacaktır ve olmalıdır. Bakmaya/görmeye eğilimli yaratılan erkeklerin yozlaşmaları ise tecessüslerini casusluğa vardırmalarıyla başlar. Araştırma, bilme, kavrama, kuşatma kabiliyetlerini kötüye kullanıp sistematik baskıya dönüştürerek kadını “kapatabildiği kadar kapatma”ya yönelen erkek sınırı aşmıştır. Kadının kendine mahsus ışığını söndürmek marifet değil. “Tam açıklık” ifratı erkeğin kabuğunu çatlattıktan, ”tam kapalılık” tefriti kadının özünü çürüttükten sonra tecessüsün ve teşhirin önü alınamaz.

Bahsin bu noktasında, gençken işittiğim ve beni “nesnesiz, ilkesiz, doyumsuz” biri olmaktan kurtardığına inandığım küçük bir menkıbeyi nakletmek ve menkıbenin tefsirini sizin irfanınıza havale etmek en doğrusu olacak sanıyorum: 

Dervişin birinin, hem de beşine beş katıp namaz kılan dervişin birinin içine bir gün bir kurt düşmüş. Şöyle geçirmiş içinden: “Elli senedir, günde beş kez yüzümü döndüğüm şu Kâbe’nin içinde ne var acaba?! Şekli mikab, nikabı kara, bunları herkes biliyor. İyi amma içinde ne var? Allah’ın evi dediklerine göre...” Gel zaman git zaman içine düşen bu kurt dervişi perişan etmiş. Zavallı yemeden içmeden kesilmiş, başka birşeycik düşünemez hatta namaz dahi kılamaz olmuş. Hastalığı cinnet raddelerine varmış. Ahbabı vaktiyle halim selim yaşayan bu dervişin hâlini mecburen zamanın büyüklerinden birine arz etmişler, şeyh efendinin birinden bu zavallıya nasihat etmesini, derdine bir çare bulmasını rica etmişler. Şeyh efendi huzuruna getirilen dervişe derdini sormuş, anlattıklarını uzun uzun dinlemiş, sorularına tane tane cevaplar vermiş ve üzerine çöken bu vesvesenin nihayet bir imtihan olduğunu haber vermiş. Fakat bakmış ki derviş söz dinleyecek hâlde değildir ve yalvarıp yakarışı iç parçalamaktadır. Çaresiz ayağa kalkmış şeyh efendi ve “Peki,” demiş “gir koluma da Kâbe’ye gidelim… Kendi gözlerinle gör, içinde ne var, ne yok!” Şeyh efendi tayy-ı mekân ile dervişi bir nefeste Kâbe’nin kapısına uçuruvermiş. Beytullah’ın mübarek kapısını açıp birlikte içeri girmişler. Şeyh efendide sükûnet, dervişte dehşet… Heyecanını yendikçe dervişin gözleri etrafı seçmeye başlamış. İyice ayılınca bir de bakmış ki Kâbe’nin içi bomboş! Sadece tavanı tutan kupkuru direkler var… Derviş bir süre nutku tutuk vaziyette bu beklenmedik manzarayı seyretmiş. “İşte,” demiş şeyh efendi “gönlün oldu mu?”. “Oldu efendim…” demiş derviş donuk bir sesle. Öyleyse dönüş vaktidir deyip yine tayy-ı mekân ederek bir nefeste beldelerine avdet etmişler… Usuldendir, büyükler kapılarına bir kez bile uğramış olanların hatırını sormaya devam eder, seyrini takip ederlermiş. Hadisenin üzerinden bir zaman geçtikten sonra şeyh efendi de dervişi sordurmuş. Dediklerine göre artık adamcağızın sesi soluğu çıkmıyormuş, hatta gündüzleri onu çarşı pazarda gören de yokmuş. Emrederseniz huzura getirelim diyenlere ses etmemiş şeyh efendi, beklemeye koyulmuş. Ama tevafuk bu ya, şehirden dergâha döndüğü akşamın birinde şeyh efendi bizim dervişe rastlayıvermiş. Ama ne rastlayış! Meğer derviş üstü başı lime lime, çırçıplak baldırı bacağı, elinde şarap çanağı, bağıra çağıra şathiyeler söyleyerek, açık saçık beyitler okuyarak demleniyormuş sokaklarda. Yetmiyormuş gibi, geçenlerin nefret dolu nazarlarına galiz sözlerle mukabele ediyormuş. Şeyh efendi önce yanına yaklaşıp tanışlık vermek istemiş; fakat sonra ne düşünmüşse düşünmüş, vazgeçmiş konuşmaktan. Dervişe görünmeden sessizce dönmüş dergâhına.

Muhammed SARI (29 Recep 1447 - 18 Ocak 2026)