NE ZAMAN KENDİ RENGİMİZE BÜRÜNECEĞİZ?

İnsan, üzerine kokusunun sinmediği şeyi içine sindiremez. Karşılaştığımız kişi veya ortamla ünsiyet kuramadığımızda ferdiyetimize mahsus özellikleri dışa vuramayız. Hayatta kalabilmek için kişiye veya ortama alışmamız lazım. “Alışmak” almak ile başlar, sonra karşındakinin seni almasıyla devam eder. Tek yönlü nüfuz (sadece almak, sadece vermek) her zaman tahakküme dönüşme riski taşıdığından insan için hayırlı olan “alaşım” vasfını korumaktır. Bizim “kendimiz” diye bildiğimiz katışımdan, alışımdan, alaşımdan ibarettir. Yalnız kaldığımızda içimizde yükselen çatışma dalgaları “basit” değil “mürekkep” varlıklar olduğumuzu işaret eder.

Hiçbir ferd sosyal hayat içinde “bizâtihî” yer alamaz. Çocuklar ve deliler hariç. Hepimizin belli oranda takındığı bir tavır, üstlendiği bir görev, benimsediği bir rol vardır ve toplumsal hayat bu sayede sürüp gider. Çocuklar ve deliler bu süreci tersine çevirdikleri için hem toplum “üstü” (mesuliyetsiz) hem de toplum “dışı”dırlar (yetkisiz). Kurallı yapılar içinde silik ve kendilerine yabancı görünürlerken kural veya yapı ortadan kalktığı an özleri, güvenleri yerine gelir. Her zaman “mesuliyetsiz ve yetkisiz” vasıflarına uygun davranmaya kalksalardı delilerle ve çocuklarla iletişim kurmak mümkün olmazdı, iletişebilmek için onları sınırlandırırız. Çocuklar ve deliler insanlaştıkları nispette basitten mürekkep olmaya doğru evrilirler. Ne gariptir ki modern düzenler hükmünü mürekkep varlıklar üzerinden, bizlerin iç ve dış çelişkileri üzerinden yürütür; deliler ve çocuklar gibi anomalileri, yani “basit (bölünemez)” varlıkları istatistik dışı bırakır. Yine ne gariptir ki biz mürekkep varlıklar baş düşmanımız olan gündelik hayatın çözüştürücü kimyasını, devletin “katı olan her şeyi buharlaştıran” baskısını kendi elimizle üretiriz. Böyle paradoksal bir dünyada kişilik bölünmesine uğramamak için ikili ilişkilerde ünsiyeti, toplumsal hayatta mensubiyeti esas alarak yaşamak zorunda kalırız.

Mürekkep ve basit oluş salt felsefi bir tartışma değildir. Buna ferd-toplum, vatandaş-devlet, mizaç-kimlik yahut en temelde ben-biz ilişkisinin ifadesi olarak bakabiliriz. Sıralamaya bakınca “basit oluş”un toplumu, devleti, kimliği yani “biz”i karşıladığı anlaşılıyordur. Kategorizasyonum çelişkili görünebilir. Sayısız unsur ve bileşenden oluşan bu şeyler nasıl mürekkep değil de basit olur diyebillirsiniz? İzahı basit: Toplum, devlet, kimlik yani “biz” bölündükleri anda, bölünebilecekleri kabul edildiği anda yok olan kavram-varlıklardır. Bunlar ya vardır ya yokturlar. Ortak varsayım, ön kabul ortadan kalktığında uzlaşımsal varlıkları sona eren entitelerdir. Sözleşme üzerinde var bulunurlar ancak esasları itibariyle hükümsüzdürler. Yarım devlet, yarım toplum, yarım kimlik, yarım biz olmaz. Tarih yeniden inşa edilebildiklerini gösteriyor ama varlıklarını yarım hâlde sürdüremediklerini söylüyor. Bu kavram-varlıklar bütünlüklerini korudukları müddetçe “biz” olma vasfını haiz olurlar. 

“Biz” olabilmiş her şeyde kendine mahsus bir koku, bir doku, bir renk bulmak mümkündür. Mürekkep oluştan basit oluşa ulaşmış; karakter, karar ve kıvam bulmuşlardır. Artık o rengin bileşenlerini (“ben”leri) göremeyiz, sadece kendisini görürüz. Başta sanatçılar olmak üzere “kendi rengi”ni bulmak için yıllarca uğraşan her ferd sonunda açık veya örtülü tarzda şunu itirafa mecbur kalır: Bulduğumuz renk “biz”in renginden öte bir şey değil! Çünkü renklilik “ben”in hususiyetidir, “biz”in hususiyeti renktaşlıktır. “Biz”in dışlaşmış ifadesi olan renktaşlığımız bir konsensustan ibarettir. İki “şey” birlikte (“bir arada bulunuş”ta değil “bir oluş”ta) yaşamak istiyorsa üçüncü bir şeye (alaşım, alışım, katışım) dönüşmek zorundadır. Birlik o üçüncü şey(de)dir. Her “bir arada bulunuş” “bir oluş” anlamına gelmez. Karı-koca, ebeveyn-evlat, devlet-millet ilişkileri ya “bir arada bulunuş”un ya da “bir oluş”un esasına dayanır. “Bir oluş” gerçekleşirse renge bürünen kadar rengine bürünülen de değişime uğrar, “basit”e ancak öyle ulaşılabilir. İstenen iki farklı şeyin “bir arada bulunuşu”ndan ibaretse mürekkep vasıf korunacak demektir. Yerelden evrensele cari bütün siyasi ve ekonomik topluluklar küçük ülkelerin büyüklerine sorun çıkarmadan “bir arada bulunuş”larını sağlayacak şekilde kurgulanmıştır.

“Bürünme” Türkçede hiçbir zaman aslî rengi kaybetmek anlamına gelmez. Örtünme, sarınma, korunma demektir. İstenmeyen dış tesirlere kendini kapatmaktır. “Bir oluş”un insanlardan beklediği, büründükleri rengin altında kendine mahsus özelliklerini yitirmeleri değil. Fakat bir imtihan gelip çatar da feda zarureti doğarsa kimi ferdlerin “rengimiz”i kendi rengine tercih etmesi gerekebilir. Canı, cananı, bütün varı feda edip karşılığında vatanı istemek bu açıdan aslında ya hep ya hiç demektir. Şair de çok iyi bilmektedir ki yarım can, yarım canan yarım siyasal varlıktır, gizli esarettir. Basit varlıktan mürekkep varlık seviyesine inmek, ardından yok oluşa sürüklenmektir. Mürekkep olan her şey bir gün parçalanır, basit olan ayakta kalır. Türk insanı ferden ferda mürekkep vasfını korumalıdır ama Türk devleti basitlikte ısrar etmelidir. Efradını câmi basit Türkiye çeneleri çatırdatan demir leblebi demektir. 

Muhammed SARI (5 Zilka’de 1447 - 22 Nisan 2026)

ŞİMDİKİ AKLIMIZ

Yirmi yıllık öğretmenim. Öğrencilerden öğrendiklerim hayatımda başlı başına bir yer kaplıyor diyebilirim. Tahmin edilebileceği gibi iyi yanlarından çok kötü davranışlarının bana öğrettiklerinin yeri büyüktür. Şimdiye dek öğrencilerime aslî kötülük yakıştırmadım, fakat taşıdıkları arızî arızalar fazlasıyla can sıkıcı olmuştur. Vazifem gereği onları arızalardan arındırmaya (!) gayret ediyorum. Bazen de böyle bir sistemde çocukların daha arızalı hâle gelmelerine sebep olmasak vicdanen daha doğru bir iş yapmış olacağımızı düşünüyorum. Bugüne dek vazifemle vicdanım arasına sıkışmamak için yaptığım her şey işsiz kalmamla sonuçlandı.

Bu sıkışma anlarında bana en ibretlik gelen husus, notunu kırmak üzere olduğum öğrencilerin tavırları olmuştur. Bir çocuğun kumaşı kendini o noktada belli eder. Mazeret bildirip çalışmadığını kabullenenler bir yanlışlarını bir doğruyla temizlemiş olurlar benim nazarımda. Böyle çocuklar beni hep dürüst ve cesur olmaya teşvik etmiştir. Onların o yaşta gösterdiği açıkyürekliliği acaba ben ne kadar gösterebiliyorum diyerek kendimi sigaya çektiğim çoktur. Fakat bir kısım çocuk vardır ki ne çalışmayışına mazeret sunar ne kendisine takdir edilen nota rıza gösterir. Evvela kendinden başka herkesi, her şeyi suçlamaya kalkışır, yaygara koparır; ardından öfkesi yatışır, yalvarırcasına, ısrarla hatta nefret dolu bir ses tonuyla son bir şans daha istemeye başlar. Ki bunlar zaten ikinci, üçüncü şanslarını kullanmış çocuklar olur genellikle. Akıbetin böyle olacağını akıllarına bile getirmediklerini anlarsınız. Böyle anlarda eğer sakin kalabilmişsem dikkatim çocuğa değil, içine düştüğümüz duruma, sonra giderek kendi içime yönelir. Çünkü o an gözümden perde kalkmış, ibretlik manzara meydana çıkmıştır: Hisab Günü geldiğinde ben de mi böyle olacağım korkusu yıldırım gibi delip geçmiştir içimi. Korku aklı başa getiren en yaman muallim şüphesiz. Ama bize tedbir gibi aklı başında bir muallim gerek.

Onlarca âyet ve hadisten âhiret gününde mücrimlerin dünyaya dönüp hatalarını telafi etmek için son bir fırsat isteyecekleri haber verilir. Fakat dünyaya döndürülseler dahi aynı kötülükleri işleyecekleri gerekçesiyle bu istekleri reddedilir ve geri dönüş yolu ebediyen mühürlenir. Bu haber bize bazı akılların dünyadayken asla başa gelmeyeceğini, son-ucu pişmanlık ile çizildiğinde akıl dediğimiz şeyin insanı hüsrana götüreceğini gösteriyor. Hadisenin yakıcılığını tasavvur etmek zor değil. Çünkü aynı can yakan duruma dünyadayken çok kez düşmüşüzdür. “Şimdiki aklım olsaydı…” demişizdir hayıflanarak. Yine de aklımızın henüz hayattayken başımıza gelmesini nimet bilmekten yanayım. Hiç gelmeyebilirdi de! 

Dünyada olmak kevn ü fesad döngüsünün devam ettiği, bitişleri pekâlâ yeni başlangıçların takip edebileceği anlamına gelir. Reenkarnasyon inancı aklın bu teklif ve imtihan hakkını esastan yok saydığı için bâtıldır. Hâlbuki İslâm’dan bazı akılların Hisab Günü’nde bile başa gelebileceğini öğreniyoruz. Demek ki insan aklı dirilişten sonra da değişip dönüşmeye devam ediyor. Başına ne geldiğini şeksiz şüphesiz anlasın, muhasebesini yapsın, son sözünü söylesin diye. Cemil Meriç’in bu meyanda sıkça anılan “Şuur uçurumların önünde uyanır.” sözü aslında insanın yaratılışından gelen kader-irade meselesine değil, dünyadaki trajik kahramanın kaderine ilişkindir. Her uyanış trajik bir nüve taşısa da trajediye dönüşmeden yaşanacak uyanışların insanın ruh bütünlüğünü korumasına daha çok yardım ettiğini düşünüyorum. Aramızda “keşke” demeden yaşayan kâmil akıl sahipleri varsa onlara ne mutlu! Ben aklın evsafı veya mahiyetinden çok uyanışın şartlarıyla ilgileniyorum.

Akla yakıştırılan “evrensellik” vasfı, insanın soyutlama becerisinin abartılmasından, göreceli üstünlüklerin mutlaklaştırılmasından ibarettir. Aklın zamana, zemine bağlılığı (bağımlılığı?) “şimdiki aklımız” tabirinden daha veciz ifade edilemezdi sanırım. Aklı bir kiple sıfatlandırmak başka kiplere de kapı açıyor elbette. Örneğin “yarının aklı”na (ferdâ!) medhiyeler dizip “geçmiş akıllar”a (tarih-i kadim!) lanetler okuyanlar çıkıyor ortaya. “Yarının aklı” spekülasyona sonuna dek açık, nokta atışı tahmine kapalı bir alan. Fütüroloji ve kurmacayla sürekli bu alana ışık düşürmeye çabalıyorsanız geleceğin daha iyi olacağı, olması gerektiği gizli inancını taşıyorsunuz demektir. “Şimdiki aklımız” vurgusu sizin için “geçmiş akıllar”dan köklü bir kopuşu imliyorsa orada modernizm kendine sağlam bir zemin bulmuştur. Ayrıca “geçmiş akıllar”ı geçmişe tamamen gömmek için “şimdi”yi “yarın”ın bir cüzü gibi kabul ediyor, yani ehvenişer olarak görüyorsunuzdur. Geçmişi peşinen şimdinin ve geleceğin fevkinde görenler de az değildir. Bu insanlara göre “geçmiş akıllar” türlü sanat, bilim, felsefe ekolleri görünümünde insanlığın ortak mirasına dönüşmüştür. Aradığımız bütün soruların cevabı bu panteonda saklıdır derler. Bütün bu mülahazalar uyanışın şimdi değil, bir gün gerçekleşeceği yahut çoktan gerçekleştiği kabullerini dayatır bize. İnsanlık tarihi bu gibi genellemeleri doğrulayacak işaretler taşısa da bu genellemeler şimdiki zamanda, şimdiki aklıyla yaşayan ferdlere uyanış yolunda yardımcı olmuyor.

“Şimdiki aklım olsa…” görünüşte geçmişe dönük pişmanlığı ifade etse de “şimdi”ye örtülü bir övgü, hatta bir övünme anlamı taşıyor. Hâlbuki bu akıl “şimdi”ye aittir ve olsa olsa görece bir üstünlüğe, geçici bir geçerliliğe sahiptir. Aklı erişilen bir mertebenin adı olarak anlıyorsanız “şimdiki aklı” yüceltmeniz normaldir. Fakat akıl durağan bir cevher değil; iniş çıkışlarıyla, ileriye sıçrama ve geriye düşmeleriyle meşhurdur. Cevheri sabit olsaydı onu zamana veya zemine nispet etmemiz gerekmez, dünya hayatı denen imtihana gerek duyulmazdı. Akıl cevheri sabit olsaydı uykuya dalmaktan veya uyanmaktan bahsedemeyecektik. Buna rağmen geçmişte takılıp kalmayacak, yarınlarda eskimeyecek, tümzamanlı bir akla nasıl sahip olunacağı sorusuna cevap aramaktan vazgeçmiyor insanoğlu. Felsefenin yüce ama talihsiz ereği budur. 

Tanzimatçıların “akl”ı ve “fenn”i eşitlediği günden beri trajedi ile komedi arasında savruluyoruz. Bütünüyle aklın belirlediği bir “şimdi” (Avrupalılık) mümkün ve gerekli midir diye sormamız abes karşılandı. Bütünüyle “şimdi”nin belirlediği bir akıl (Amerikanlık), akıl olma vasfını haiz midir diye soramadık. Bugün “gününü gün etme” kipine sıkışıp kalmamızın sebebi kendi sorularımızı soramayışımızdır. Hâlbuki cümle varlık soru ile cana gelir, harekete geçer. “Elestü bi rabbikum” diye sual edilmeseydi var olamazdık. Bilim Kilisesi zannedildiği gibi uzak galaksileri fethetmeyi değil, başından beri “şimdi” ve “akıl” kavramlarına tahakkümü en büyük mesele olarak ufkuna koymuştur. Bilim ve Kilise modalitede, kiplikte yapacağı en küçük değişikliğin insanlığın gerçeklik algılarını kökünden sarsacağını ve uyanışı imkânsızlaştıracağını biliyor.

Muhammed SARI (27 Şevval 1447 - 15 Nisan 2026)

SIFIR MOTİVASYON, YÜZDE YÜZ PERFORMANS

Hayatımız şu veya bu şekilde angaryaların, mecburiyetlerin tazyiki altında şekilleniyor. Kendini bu cendereden kurtarmakta zorlanan kişileri teselli için fahrisinden diplomalısına birçok insan tavsiyelerde bulunuyor. Tavsiyeler genellikle kötü hâlin geçiciliği, zannedildiği kadar kötü olmadığı argümanına dayanıyor. Gerçekten de fâni dünyada hiçbir hâl berdevam değil ve hâlimizi daha zor şartlardaki insanlarla karşılaştırdığımızda bir miktar teselli olabiliyoruz. Fakat tanımı gereği teselliler kalıcı çözüm sunamıyor. Üstelik kısa sürede eskisinden daha karanlık bir tünelde sıkışmış bulabiliyoruz kendimizi. O zaman da dönüp hıncımızı tesellilerden çıkarıyoruz. 

Tesellilerin kendi başlarına müspet veya menfi olamayacaklarına inanıyorum. Hadiselerin manası, teselliyi neyin başına basamak, neyin sonuna dayanak yaptığımıza göre değişir. Kolları sıvayıp işe yeniden başlamanın ilk adımı yaparak teselli edici bir fikri toprağa ekilmiş bir tohuma dönüştürebilirsiniz. Yahut üst üste gelmiş aksiliklerin ve haksızlıkların ardından elinizde kalan tek şeyin bazı teselliler olduğunu görüp onu yere çalabilir, bütün faturayı ona kesebilirsiniz. Niyet-irade bağını gevşek tutanlar kabahati teselli edici fikirlere yüklerler. Dediklerine bakarsanız teselliler kandırmıştır onları! Evet, kelimenin sözlükteki anlamlarından biri de “unutturmak”tır. Ve evet, kucağına binip ninnisine dalarsanız gerçekten de teselliler sizi ayakta uyutabilir. Benim de oldum olası tesellilerle başım hoş değildir fakat kabahati ona yüklemek yetişkince bir tavır sayılamaz.

Tesellileri asla küçümsemiyorum, fakat övmüyorum da. Uyutmak da unutmak da bana göre değil çünkü. Böyle söyleyince ister istemez uykusuz ve huzursuz bir hayatı yücelttiğim izlenimi uyanabilir. Vakıa, hayatım uykusuz ve huzursuz geçse de bu benim tercihim değildi. Benim uykum herkesin uyuduğunu fark ettiğim gün kaçtı. Kaçış o kaçıştır. Bir yerlerde birilerinin uyumadığını bilseydim yan gelip yatmaya devam ederdim. Kimsenin bir şey hatırlamadığını, hatırlamayı bile hatırlamadığını görünce genç yaşta masanın başına oturdum. Omurgam eğrildi oturmaktan. Bunları kendime zafer payesi çıkarmak için konuşmuyorum elbette, insanların karşısına çıkıp bir halt olduğumu ima edecek kadar şuurumu yitirmedim. Uyumamaya ve unutmamaya çalışmanın, insanı, gündelik hayatın angaryalarından ve tesellilerinden daha çabuk tükettiğini vurgulamak istiyorum sadece. Şayet yükü hafifletecek ortamınız veya ortağınız yoksa geriye görünüşte iki yol kalıyor: Ya yükü bırakacaksın ya yürümeyi!

Allah yükü bıraktırmasın, yürüyüşü durdurmasın. Başında ve sonunda zayıf nefsim için duam budur. Yüküm ve yolum beni ben yapan şeydir, nasıl bırakırım? Öyleyse yola yüklü devam etmenin yolunu bulmak lazım. Bu noktada genelgeçer çözümler pek işe yaramayacaktır. Benim yola devam etme çözümüm uykusuz ve huzursuz hayatıma yakışır bir formüle dayanıyor: Sıfır motivasyon, yüzde yüz performans! Bu (artık) gizli (olmayan) formülü izah etmeme gerek kalmadan anlayanlarla bir tür ruh akrabalığımız olduğuna eminim. Formülü paylaştığım diğer insanlarsa genellikle kahkahayla veya acıyan bakışlarla karşılık vermiştir. Bunun anlaşılır sebepleri var: Formül kendi içinde sıfıra müncer bir matematiğe dayandığı için absürd görünüyor. Çünkü nereden bakarsanız bakın “sıfır motivasyon”la yapılan işlerin sıfırdan başka sonuç vermesi imkânsızdır. Öte yandan, sonucun sıfır olacağını bile bile “yüzde yüz performans” göstererek kendini hırpalayan birini görmenin yürek burkan, kafaya yatmayan bir yanı vardır. Acıyanlar, çabalayanın akılsızlığına mı yoksa onca emeğin heba olmasına mı acımaktadır, bu da ayrı bir bahis. Fakat formülü icat eden kişi olarak benim ruh durumum ikisine de uymuyor. Aynaya baktığımda acınası veya gülünesi hâlde bir adam görmüyorum. 

Hayat gayen nedir deseler gülünecek ve ağlanacak hâle düşmeden göçüp gitmektir derim. Sırf beni motive edecek şeyler yok diye çalışmayı bırakırsam gülünecek ve ağlanacak hâle düşmem an meselesidir. Ve henüz çalışabilirken bunun hakkını vermezsem aynada kendime ağlamadan veya gülmeden bakamaz hâle gelirim. Şimdi de patronların bayıldığı “çalışkanlık türküsü” mü söylemeye başladın diyebilirsiniz. Niyetim bu değil. Çalışkanlığın amacı aferin almak olmadığı gibi isteksizliğin sebebi de aferin yokluğu değil. “Gayret bizden tevfik Allah’tan” sözü size ne anlatıyor bilmiyorum. Ben bu sözden tesellinin yerine tevekkülü koymam gerektiğini anlıyorum. Motivasyonum sıfır çünkü ahaliyi iş, eş, aş uğruna motive eden şeyler bana mânâlı gelmiyor. Dünya hayatını mümkün kılan ilişkilere sûretâ ve eğreti biçimde bağlıyım. Yüzde yüz performansla çalışıyorum çünkü ecrimi verecek olan “sıfırı bir yapmaya muktedir olan yegâne varlık”tır. Günü gelince hakkımı korumaya ondan sağlam vekil, borcumu ödemeye ondan sağlam kefil bulamam. İşte rasyonel toplamı sıfıra müncer olan formülümün ahlâkî neticesi “bir” olabilmekten ibarettir. “Bir” olabilirsem her şeyler benim olmuş demektir. “Bir” olabilirsem kovanım yağma olsun. Gerçekçi olup imkânsızı istemenin sırrı budur.

Muhammed SARI (16 Şevval 1447 - 4 Nisan 2026)

GEÇMİŞLE BAŞA ÇIKMAK

Uzay çöplüğü büyüyormuş. En gerçekçi tahminlere göre bin yıl sonra dünyanın da Satürn benzeri halkaları görülmeye başlanacakmış. Gezegenin dışı, üzerinde gezenlerin iç dünyalarından farklı değil demek ki. Duygu düşünce küremizi sarıp sarmalayan kirlilik bulutu artıyor mu bilmiyorum ama azalmadığı muhakkak. Bulutun bir adım ötesinde uçsuz bucaksız bir evren olduğunu bilsek bile idrakimiz nazarımızla sınırlı. Çoğumuz bir tür körlükle yaşayıp gidiyoruz. Ferdlerin ve toplumların nazarı bir nazariye katına yükselmedikçe öteleri görmeye güç yetiremiyor.

Çocukken ansiklopedileri, atlasları iştahla karıştırırken Satürn gözüme hem büyülü hem sıradışı görünürdü. Astrolojiye merak saldığım kısa bir dönem burcumun gezegeni olduğunu öğrendiğimde ise Satürn’ün benim için anlamı “ilgi”den “yazgı”ya dönüşmüştü adeta. Görünümüyle, oluşumuyla, çağrışımlarıyla karakterimin birçok özelliğini yansıttığını görmüş ve seyyareye bir mim koymuştum. Mim hâlâ oradadır. Fakat Satürn’ün halkalarının buhardan ve asteroit kalıntılarından oluştuğunu öğrendiğimde çocukluğumun tatlı hayallerinden biri yıkılmıştı. Benim için gizem, hatta bir kutsallık hâlesiydi çünkü o halkalar. Gizemin dağılışı, kutsallığın yok oluşu, safiyetin yitirilişiyle birlikte çocukluğun da sonuna gelmiş oldum. Büyümenin en çetin tarafı bu olsa gerek. 

Çocukluktan çıkmak ile yetişkin olmak arasında çok fark var. Çocukluğu geride bıraktığı hâlde yetişkin olamayanlar daima çoğunluğu oluşturur. İnsanların çoğu erişkin olmuş fakat erginleşememiştir. Keşke hiç büyüyüp başımıza bela olmasalardı dediklerimiz böyle insanlar arasından çıkar. Yine de her “büyüme yolculuğu” kendi içinde birçok dönüm noktası, birçok müspet potansiyel taşır. Bir insanın rahmet vesilesi mi yoksa halkın başına zahmetli mi olacağı kendi tercihleriyle belli olur. Zihinsel atılım bedensel gelişimin önüne geçtiğinde çocukluktan çıkıp ergenleşiriz. Ergenlik (=bencillik) bu bakımdan ferdiyete, psikolojik bir varlık olmaya doğru atılan ilk adımdır. Bedensel gelişimimizin zihinsel atılımı yakaladığı yirmili yaşların başında ise erişkinleşiriz. Erişkinlik (=bencilik) duygusal taleplerin hormonal bakımdan cevaplanıp dengelendiği, iç dengenin artık dışa doğru dengelenmeyi yani toplumsallaşma arayışını öne çıkardığı safhadır. Zihin, nihaî cesametini bulan bedene otuzların sonuna doğru son bir atılımla yeniden içerik kazandırabilirse erginliğe ereriz. Erginlik (=benlik) kişinin kendinden başlayarak tüm varlığı tarihsel bakımdan kavramaya başladığı safhadır. Çünkü tüm bu “oluşlar” sırasında kendisinden adım adım uzaklaştığımız “geçmiş” gittikçe problematik hâle gelmiştir. Karakterimizin “geçmiş”le nasıl başa çıktığımıza göre şekillendiğini ancak erginliğe eriştiğimizde fark ederiz. Bedenin ve zihnin doğal sınırlarına dayanmasıyla birlikte “gelecek” fikri gözümüze eskisi vaatkâr görünmez olur. Geçmişin neden ve nasıl geçtiğine tatminkâr bir açıklama getirmeden gelecekten bahsetmek anlamsızlaşır.

Geçmişle başa çıkmak için bir bakış açısı geliştirmemiz şart. Oluşların, olmuşların bir anlam taşıdığına inanıyorsak tabii. Dikkat ederseniz geçmişi değiştirmekten, düzenlemekten, yoğurup yorumlamaktan veya manipülasyondan bahsetmiyoruz. Nazar-manzara ilişkisi gereğinca kendi konumumuzu gözden geçirmekten söz ediyoruz. Hangi açıdan (yer) ve hangi mesafeden (zaman) bakalım ki şu “geçmiş” bize kendi esrarını açıversin? Anamorfoz sanatı bu noktada benim için oldukça işlevsel bir metafora dönüşüyor. Atık, döküntü, hurdaya çıkmış, vazgeçilmiş nesnelerin yeni bir dizlimle, yani amaçlı biçimde bir araya getirilmesi ve bunlara doğru noktadan ve mesafeden bakılmasıyla ortaya çıkan (hatta çıkarılan) görüntüler anamorfoz tekniğinin esasını oluşturuyor. Anamorfoz, yani kozmos-kaos-kozmos döngüsü. Yahut morfe sahibi bulunma, morfenin yitimi, yeni(den) morfe kazanma. “Nesne dizilimi” esasına dayalı bu performansın gündelik psikolojimiz ve hayat felsefemiz açısından pratik bir anlamı var: Ne gündelik hayat ne de insanlık tarihi ölçeğinde mutlak bir kaostan veya kozmostan söz edebiliriz. Yalnız özel anlarda yaşanan uyanışlardır varlığı amaçlılık içinde “gösteren”, daha doğrusu varoluşun amacını “görmemizi sağlayan.”

“Varlığı amaçlılık içinde göstermek” başka, “varlıktaki amaçlılığı görmek” başka. Geçmişle başa çıkmanın yolu yeni bir optik yanılgı yaratmaktan yahut kendimizi nostaljik duyarlılığa bırakmaktan geçmiyor. “Göstermek istemek” ne kadar iyi niyetli bir girişim olursa olsun güvenilir bir yol değildir. Görüş mesafemizin büsbütün kısaldığı dönemlerde bu türden yaklaşımlara eğilim göstermek olsa olsa mazur görülebilir. İman (amaçlılık) –mış gibi zemininde kökleşemez. Gaz ve toz bulutuna dönmüş mazi manzarasından kurtulmak için nesnelerin düzenliliğini ve ilişkiselliği görmemizi sağlayacak bir konum ve mesafe ayarına ihtiyacımız var. Ve elbette “amacı göremediğimiz” kaotik zamanlarda sorunun nesnelerde değil, bizim konum-mesafe ayarlarımızda olduğunu kabul edecek dürüstlüğe. Doğru perspektifi bulduğumuzda nesneler bir düzene kavuşacak ve karşımızda -sevsek de sevmesek de- bir yüz belirecektir. Evrensel yüzümüz odur.

Muhammed SARI (9 Şevval 1447 - 28 Mart 2026)

DİL DÖKÜSÜ*

ahaliye 
dil döktüm bunca yıl

çocuklara dilim döndü

törende cenazedeydim ısırdım 
                       ısırdım 

dilbilim 
dilence 
dilmaç derken iş
dil çıkarmaya kadar vardı bazen

yuttuğum oldu bayram sabahları 
tüy bitirdiğim üzerinde

türkçem iyidir yine de!

* 2019 Ramazan Bayramı'ndan

DEMOKRASİ DEMAGOGSUZ OLMAZ

Toptu, tüfekti, buharlı makineydi, elektrikli cihazdı, bilgisayardı, internetti derken Müslümanların teknolojiyle imtihanı her çeyrek asırda başka bir merhaleye varıyor. Bilhassa medyayla imtihan önceki teknolojik dönüşümlerden çok başka ve acı cilvelere sahne oluyor. X ve Z denen kuşakların teknoloji tecrübeleri esastan farklılık gösteriyor, özelde sosyal medya tecrübelerinin ise doğrudan bir kesişim kümesi hiç yok. O bağlantıyı Y dedikleri kuşak sağlıyor. Belki de Y kuşağını tanımlayan özellik kesişim kümesi olmasıdır. Özellikle analogdan dijitale geçişi yaşamış bu ara nesil kıyas yapabilme açısından avantajlı bir konumda bulunuyor. Tabii ara nesil (80’lerde doğanlar) sadece gözlemci değildi, geçişin bütün safhalarını bilfiil idrak ettikleri için kafaları ve duyguları diğer nesillere göre daha karmaşıktı. Sorunu “analog mu, dijital mi” ikilemine indirgeyerek ele alanların durumu hâlâ böyledir. Ne çağlarına tam aidiyet hissedebilmiş ne kendi kuşaklarını aşacak eleştirel yetkinliğe ulaşabilmişlerdir.

Astronomik ölçümlere göre bu gece Kadir Gecesi… Tek başına bu cümle bile son birkaç asrımızı kaplayan teknoloji tartışmalarını ve çelişkilerimizi özetliyor. Ama meseleyi tarihin derinliklerine dalmadan, gündelik hayatımızdan misallerle ele almak da mümkün. Evet, halk arasındaki tabirle bu gece kandil gecesi. Çocukluğumun kandillerinde ekran başında ayağa kalkar, salavat getirir ve dua ederdik. TRT’deki hocaefendi programın sonunda Nebi aleyhisselamdan başlayıp Cumhuriyetin bânilerine kadar uzanan bir silsile için el-fatiha derdi, biz de okurduk. Bu ritüelden rahatsızdım ama rahatsızlığımın adını koyamadığım için herkesin yaptığını yapmaya devam ediyordum. Ekran başında ayağa kalkmanın saçma olduğunu söyleme cesareti bulduğum ilk kandilde babam sesimi kesmemi söyleyen delici bir bakış fırlatmıştı ve konu oracıkta kapanmıştı. Bir daha ne ben ekran başında dua ettim ne babam beni televizyon başında duaya çağırdı. O zamanlar başka bazı ailelerde de böyle tuhaflıklar yapıldığını duymak içimi rahatlatmamıştı, ekrana dönüp dua etmek çok utanç verici bir ritüeldi. Tek tesellimiz televizyonun kıble yönünde olmasıydı!

90’larda “Müslümanlar neden yok sayılıyor?” sorusuna verilen cevaplardan biri de “Bir televizyonları olmadığı için!” idi. Bu cevabın gereği olarak açılan kanalların çok kısa sürede neye dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Sabah Kur’ân tilavetiyle başlayıp gece tilavetle kapanan bu kanallar iki tilavet arasında her türlü kıro, kiç, yoz, soysuz içeriği evlerimize boca etmeye başladı. (Ki aşağı yukarı hâlâ aynı işi yapıyorlar.) Sanatsal, kültürel ilgilerimin şekillenmeye başladığı o yıllarda bir büyüğümüz medyada tutunmaya çalışan “İslamî bir kanal”ın stüdyolarında “bilinçlenmemiz için” gezdirmişti bizi. O gezide gösterilen küçük, karanlık odayı hiç unutmuyorum. Büyüğümüz muzipçe gülümseyerek, sesini biraz da alçaltarak kanalda yayınlanan bütün film ve reklamlar önce buradan geçer, uygun olup olmadıklarına burada karar verilir, müstehcen sahneler burada kesilir demişti. Dayanamayıp “E bu işi yapanlar da seyrediyor, onlara günah yazılmıyor mu?” deyince “Onlar kendilerini bizim için feda ediyorlar.” cevabını almıştım. Kanal 7’nin ilk yıllarındaki meşhur esmaülhüsna klibi de anılmaya değer. Halkın ekranda Allah kelimesi duymaya açlığı o raddeye gelmişti ki klip çıktığında insanlar büyülenmiş gibi oturup seyrederdi. Hatta klibi new age sufi yaklaşımlar açısından yorumlayan, felsefî soslu yazılar bile okumuştum. “Ekranın bir hakikati yoksa da hakikatin bir ekranı olmalıdır.” minvalindeki argümanlar hızla yayılıyordu. 

Bu ve benzeri tartışmaların hiçbiri neticeye bağlanamadı elbette. Tarkovski’yi “dobrovski yapmak”ta üstümüze yoktur. Ne “ekranın hakikati” tartışmasını açanlarda yeterli teorik altyapı vardı ne de yayıncıların, kanal sahiplerinin böyle kafa ütüleyen tartışmalarla kaybedecek vakitleri. Devlet vaktiyle Nâmık Kemal’in tiyatrolarını halka yasaklayıp sarayda kendisine nasıl “resmî ve onaylı” tiyatrolar kuruyorduysa 90’ların sonundaki Müslüman (!) sermaye sahipleri de ekranda Allah lafzının ardı sıra yallah denilerek göbek atılmasına aynı rating değeri açısından bakıyordu. Retoriğin (dinî, siyasî, edebî…) ekonomik getirisi olanı makbuldü. Şu yaşıma kadar ekrandan dinlediği vaaz ü nasihatla hidayete eren, istikamet kazanan birini görmedim ama dizileri seyrede ede sapıtanları çok gördüm. Bu bakımdan, son çeyrek asırda çıldıranlarımızın çoğu ekran başında çıldırmıştır. Seyreden de seyredilen de önünde sonunda şirazeden çıkıyor. Çıldırdığımız için mi kameranın önüne geçiyoruz, ekrandakileri seyrede ede mi çıldırıyoruz siz karar verin. Hele son yıllarda “video çekip gününü göstermek” diye bir tehdit biçimi var ki akıllara zarar. Akademide meşhur “Publish or perish!” tehdidi (ki ben buna “yayınla ya da yaylan!” diyorum.) yerini “Video çekerim ha!” ahmaklığına bıraktı. 

Davranış örüntülerini oluşturan ön kabullerin, beynin kıvrımlarında olgunlaşmayı bekleyen düşüncelerin, yönünü ve biçimini henüz bulamamış dürtülerin yönetilmesi teknolojik hegemonyanın ana meselesidir ve bunun kılcallara kadar ulaştırılmasında medya bugün en etkili araçtır. Hümanist teoriler bireyi kutsayadursun teknolojik hegemonyayı tesis eden odaklar, toplumları birer domuz ağılına çevirdi bile. Muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyalist içerik üreticileri kendi dünya görüşlerine hizmet ettiklerini düşünseler de bu ağılda debelenmekten fazlasını yapamıyorlar. Medya ağları üzerinden süren kavga ağılın hâkimiyetinin hangi domuzun eline geçeceği üzerinedir, insanlaşmak uğruna değil. Medyadaki hiçbir hakikatli söz, kedi köpek videosu kadar görüntülenme alamaz. Alsa da algoritma onun icabına bakar. Buna rağmen herkes kendi ağılına uygun içerikler üreterek, yeni bir varoluş zemini bulduğu vehmiyle yaşayıp gidiyor. Yaşamakla kalmıyor, etki grupları oluşturarak irili ufaklı savaşlara da girişiyorlar. Dijital cemaatler gevşek örgütlenmeler olsa da “Baş Demagog”un bir işaretiyle hızlıca kemikleşebiliyor, hatta mensupları “Baş Demagog”un gönüllü tetikçiliğini yaparak kendine bir tür kimlik ve aidiyet satın alabiliyor. Demokrasiler demagoglar olmadan yayılamıyor, ama bu yayılma kaçınılmaz olarak demagogların istediği yönde gerçekleşiyor. Demokrasinin kangrene dönmüş yaralarından biri bu, yani son yıllarda olup bitenlere şaşırmıyoruz. Demokrasi (halkın iktidarı) ile demagoji (halkın güdülmesi) ne zaman birbirinden ayrıldı ki şimdi ayrılsın? 

Teori bir çerçevedir, hayat bir dalgalanma. Dalganın çerçeveye temas ettiği noktalar ahlâkın ve hukukun konusu olur. Bugün elimizde teorik çerçeveler değil, ekran çerçeveleri var. Ahlâkî ve hukukî olana karar veren bugün bu çerçevelerdir. Ekranda görünenlerin temsili, teşbihi, tenzihi üzerine kafa yormaksızın doğrudan manipülasyon ve propaganda safhasına geçen bütün toplumlarda (tepeden inme modernleşenlerde) neyin ahlâkî neyin hukukî olup olmadığına medyatik kürsülerden karar verme eğilimi görülür. Bu sözlerime bakıp teori meraklısı biri olduğum sanılmasın. Benim derdim bir işin belli bir yöntem dairesinde yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan ibarettir. Bir tür sahicilik talebi diyebilirsiniz. Cehaletimiz ne kadar koyuysa cesaretimiz o kadar yüksek oluyor. Bu da ya zonta ya züppe tiplerin doğmasına yol açıyor. Trafik işaretleri, hatta noktalama işaretleri konusunda bile bir standart tutturamamış Türk toplumunda entelektüeller senelerce göstergebilim konuştu. Ciddi ciddi. Yahut şiirde imge bahsini yetmiş yıldır açıklığa kavuşturamadan bugün yapayzekâ tabanlı dijital işlerin şiir olup olmadığını tartışıyoruz. 

Bana gelince, ben ekran karşısında çıldıranlardan değil uyuklayanlardanım. Sabah namazının düşmanı olan bu kötü alışkanlığımı terk edebilirsem kendimi insanlaşmaya doğru bir adım atmış sayacağım. Şiire, göstergebilime, ekranın hakikatine, kamusal alan tartışmalarının medya üzerinden aldığı yeni biçimlere sonra sıra gelir elbette.

Muhammed SARI (26 Ramazan 1447 - 16 Mart 2026)

SÖZLERDEN ÖRÜLÜ KOZA

Thomas More’un hayatını konu edinen 1966 tarihli “A Man for All Seasons” filmi sinematik değeriyle değilse de günümüzde hâlâ geçerli bazı etik tartışmalara değinmesi sebebiyle ilgimi çekmiştir. Başka yerde vurgulandığını pek görmedim ancak filmin benim için en kritik sahnelerinden biri baba ve kızın zindandaki konuşmalarıdır. Zindandaki Thomas More’a hitaben kızı şöyle der: “Bizi de düşün. Kralı bize düşman edeceksin, her şeyimizi kaybedeceğiz. En başta da seni. Neden bu kadar büyütüyorsun? Yemin etsen ne olur? Alt tarafı bir söz. Kahramanlık taslamak olmuyor mu bu kadarı?” More’un cevabı ibretliktir: “İnsan bir yemin ettiği zaman ruhunu bir su gibi iki avucunun arasına alır. Ve yeminine sadakat göstermezse o su parmaklarının arasından kayıp gider.” More’un sözlerinden yaptığı şeyi bir kahramanlık gösterisi değil, başka türlüsü düşünülemeyecek kadar doğal bir ahlâkî tavır olarak gördüğünü anlıyoruz. Gerçi yeminine sadakatte misal verilecekler listesinin üst sıralarında yer almaz Batılılar. Ruhunu şeytana satma motifine dayalı bir medeniyetten söz ediyoruz ne de olsa. Yine de sözlerle insanlar arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından bu kurmaca diyalogu önemsiyorum. 

İnsanlar bir sözle İslâm’a girebilir, bir sözle İslâm’dan çıkabilirler. İki söz arasında esas alınacak yegâne kriter eylemler ile sözlerin ne kadar uyum hâlinde olduğudur. Eğer meseleyi fazla daralttığımı düşünmeyecekseniz İslâm’ın bir yeminden ibaret olduğunu söyleyeceğim. İslâm’ın nazarında söze sadakat göstermek başlı başına kahramanlıktır, ayrıca şecaat arz etmeleri beklenmez insanlardan. İslâm’a kahramanlık göstermek için girmeyiz elbette, ancak insanın yeminine sadakatini kahramanlıktan başka şekilde tavsif etmek de mümkün değildir. Evet, kahramanlık İslâm’ın sonuçlarından biri belki ama şartlarından değil. Bunun en güzel örneği sahabelerdir. Sahabeler kendi çağlarında bugün onları hatırlamamızı gerektiren özel bir hayat sürmüyordu. Ne fikirleriyle ne coğrafyalarıyla ne kurumlarıyla. Onları insanlık için istisnaî yahut öncü kılan toplumsal standartlardan da bahsedemiyoruz. Muhtemelen dünyadan bir ansiklopedi maddesi olarak gelip geçeceklerdi. Hicaz’ın eşrafı bile hususi bir önemi haiz değildi. Bir Avrupa derebeyi, bir Kızılderili şefi, bir Asya atamanı tarihte ne kadar yer tutuyorsa o kadar yere sahiptiler. Ta ki tevhid sözüyle tanışana kadar. Tevhidin onlara teklif ettiği yolun eşsizliğini idrak ettiklerinde bu insanlar durdular ve duruldular. Durup düşündüler. Düşündükçe durulanıp arındılar. Nihayet billurlaşarak “gökteki yıldızlar”a dönüştüler. Yeminleri onları tarihe dâhil etti, yeminlerine sadakat ise tarihte fâil olmalarını sağladı.

Kıyamete kadar her insan teki için aynı arınma durulanma yolunun açık oluşu İslâm’ın cihanşümul geçerliliği için tek başına yeterli delildir. Her insanın “arı duru bir gönülle” Rabb’ine yönelebileceği haberi tarihin en büyük haberidir. İslâm bu arı duru yönelişi (yemini) ve yönelişten hâsıl olacak kulluk bağını (yemine sadakati) önceler. Emir ve nehiyler yönelişi sürekli kılmak ve bağı muhafaza etmek için ferdin etrafında bir koza örer. Müslüman, emir ve nehiylerin biçimlendirdiği bu kozanın içinde Rabb’iyle baş başadır. Toplumsallaşma eğilimi gereği bir koloniye mensup olsa da, her insan, ferdiyet prensibi bakımından esasen kendi kozasının dünyasına aittir. Dışarıdan bakıldığında Müslümanların kolonilerinde bütün kozalar aynı görünür, fakat her koza farklı bir desen çıkarmaya namzettir. Kozaların dışı durgun ve soluk, içi sıcak ve canlıdır. İslâm, ferdi (yemini) ve cemaati (yemine sadakati) birbirini besleyecek bir terkiple bir araya getirmiştir. 

Cemaat-ferd ilişkisinin gelgitleri çoktur ama bu ilişki prensipler katılaştırılıp buharlaştırılmadan, bir tür denge üzere yürütülmeye çalışılır. Böyle bir zeminde insanın iç dünyası da inişli çıkışlı seyredecektir. Hiçbirimiz hiçbir duygumuzu aynı yoğunlukta yaşayamaz, hiçbir düşüncemizi aynı kararlılıkta sürdüremeyiz. Öte yandan akışın sürekli kesintiye uğraması veya hayata hep sıfırdan başlamak da bizi hızla tüketecektir. Duygularımızın ve düşüncelerimizin, dış faktörlerin aşındırıcı etkileri sebebiyle sıfırlanacak kadar eksilmelerini veya tamamen bozulmalarını engelleyecek bir kozaya ihtiyacımız vardır. “Koza”ya karşılık gelebilecek “ev, kabuk, korunaklı yer” anlamındaki akraba kelimelerden de anlıyoruz ki bir varlık, değeri nispetinde bir kozaya, bir mahfazaya ihtiyaç duyuyor. Koruyucu bir ortam yoksa yönelişler savruluşlara dönüşüyor, emniyet kemerleri esaret zincirleri gibi görünmeye başlıyor. 

Biz Müslümanlar kozamızı örmeye bir sözle başlıyoruz fakat işimiz bununla bitmiyor. Kelime-i şehadetin laftan ibaret kalmaması için günü gelince bizden (en azından bazılarımızdan) bu sözü yeminli ifadeye dönüştürmemiz istenecek. Yeminli ifade verdiğimiz an kendimizi davanın bir tarafı olarak, tarihte bir taraf olarak buluruz. Sözlerden örülü kozanın kıymetini ve bedelini şairlerden iyi kim takdir edebilir? Mehmed Âkif, Millî Yemin’den aldığı ilhamla ördüğü kırk bir mısrayı “kahraman ordumuza” ithaf ederken sözlerin tek başına yetmeyeceğini, sözün gereğini yapacak iradenin de şart olduğunu herkesten iyi biliyordu. Ortada uygun adım yürüyecek bir ordu yoksa verilecek “marş!” komutu işe yaramayacaktı. Bugün şiirimizde ve siyasetimizde eksik olan sadece yeminli ifade verme gözüpekliği değildir. Görgü şahidi olarak kayda geçecek kadar bile hadiselerin müdâhili ve fâili olamayışımızdır.

Muhammed SARI (22 Ramazan 1447 - 12 Mart 2026)

KÖPEKTİR!

Öyledir!.. 

Yazının başlığı belki Ramazan iklimine uygun kaçmadı ama elden bir şey gelmiyor. Hem kendimizi korumak hem söylenmesi gerekenden geri durmamak için işi fabla dökmek bazen kaçınılmaz oluyor. Yine de benim fabllarım hayvanatı kendine maske edinen türden edebî alegoriler değil, ağzımı ve maneviyatımı bozmamak için yöneldiğim mecburi istikametin bir uğrağı. 

Ağzımızı nâhak yere bozduğumuzda meleklerin meclisimizden çekildiğini bize küçükken öğrettiler. Bununla birlikte meleklerle iç içe oluşumuzun bizi melekleştirmeyeceğini de bildirdiler. Fakat meselenin hayvanlaşmayla ilgili kısmının terbiye esaslarımız bağlamında yeterince işlenmediğini düşünüyorum. Melekleşmeyi itikadı gereği imkânsız bilen ama insanlaşmayı da gereksiz bir hatırlatma gibi gören bir toplumda yaşıyoruz. Zaten insanız, insanlaşmak ne demeye geliyor diye düşünüyor çoğumuz. İnsanlıktan fire vermeye başladığımız nokta tam da burasıdır. İnsanlaşma vurgusuna şiddetle ihtiyaç var. Çünkü insanlaşma her gün yeniden ele geçirmeye çalıştığımız fakat elimizde tutmakta hep zorlandığımız bir kor. Yorulsak da peşinden koşmaktan başka yol yok. İnsan oluşun cazibesi bu çelişkide. Birkaç asırdır tuttuğumuz ne menem bir oruçtur bilmiyorum ama bu orucun, vaktin insanlaşmaya ermesiyle açılması gerekiyor. Aksi takdirde meleklik vehmi ile köpeklik ithamı arasında savrulup duracağız.

Hürriyet Kasidesi’ni işittiğim günden beri şu mısra aklıma kazınmıştır: “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.” “Köpektir, yapar.” demek sorunları çözmüyor. Biz Süleyman Demirel değiliz, meseleleri mesele ediyoruz. Hem de köpekleşmeyi ayrı köpekleştirmeyi ayrı dert ediniyoruz. Mısra dediğin dertten doğar zaten. Nâmık Kemal’in bu bıçaklayan mısraı toplumu dörtayaklılaştırma ameliyesinin hiyerarşisini de içinde saklıyor: Buna göre, statüler hiyerarşisinde en altta köpek yer alıyor. Onun üzerinde zevk katmanı var. Çünkü köpeklik başında ve sonunda zevke köpekliktir. Zevkin üstünde hizmet vardır ama bu bildiğimiz müspet manadaki hizmet değildir. Köpeğin sayyâdla meşru göstermek istediği onur kırıcı ilişkisine verdiği addır. Hâlbuki vaziyet tevile gerek bırakmayacak denli açıktır: Efendiler hizmet bekleyecek ve köpek bundan zevk alacak, ilişki böyle yürüyecek. Bu hiyerarşide pek dikkati çekmeyen ama en kritik olan husus efendilerin de bir efendisinin olmasıdır. Efendilerin efendisi, daha doğrusu birilerini “efendiler sınıfı”na katan onların insafsız oluşlarıdır. Hem insaflı hem efendi! Dünya tarihi bu ikisinin saadetli birlikteliğine sadece peygamberlerin şahsında şahit olabildi. Onlardan sonra efendiliğin birinci şartı insafsızlık olagelmiştir. İnsafsızlığın esas olduğu yerde köpekleştirme kaçınılmaz olarak, tavandan tabana doğru yayılmaya başlar. 

İnsanın köpekleşmekten kurtulması için evvela zevkperestlikten kurtulması lazım. Gördükleri işkencevari rezil muameleden zevk alanlar için yapılabilecek ne var bilmiyorum; ancak zevkperestlik benim nazarımda düşmanın hücum edilmesi gereken ilk hattıdır. Zevki acılaştıracak olan çilecilik değildir. Bilakis zevkin ikili doğasını hedef almak gerekir. Evvela zevkin zevkten ibaret olmadığını bilmek gerekir, yani daima örtülü bir motifin yedeğinde gelişir zevk. Zevkin gizli motifi, gizli bileşeni korkudur. Zevkten mahrum olma korkusu köpekler için korkuların en büyüğüdür. Mama bulamama korkusu ne kadar büyürse mamayı bulduklarında köpeklerin aldıkları zevk o kadar büyür. Fakat zevk arttıkça korku azalmaz. Korku daima gerçektir ve oradadır, köpeklerin zevk diye bildikleri korkularını bir süreliğine unutmalarıdır aslında. Bu ikili mekanizma sayesindedir ki “hizmet sektörü” iki kat kazanç sağlar. Bazı dönemlerde korkanların bazen de zevk alanların enerjisiyle çarkının kesintisiz dönmesini temin eder. Şairlerin tarih boyunca en büyük huzursuzlukları yaşadıkları alanın en genel anlamıyla “hizmet sektörü” olması korku-zevk mekanizmasının en sinsi hâlini görmüş olmalarındandır. Şair köpekliğe rıza gösteremez, koyunluğu gururuna yediremez ama kurt da olmaz, olamaz. Öyleyse ne yapacak?

Hürriyet Kasidesi’nin asıl adı bildiğiniz gibi “Besâlet-i Osmâniyye ve Hamiyyet-i İnsâniyye”dir. Lisede bize “Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşîretden” kısmını uzun uzun anlatırlardı. O yıllarda en seküler kafalar bile “bir zamanlar neymişiz” demekten kendini alamıyordu. Yaşım kemale erdikçe şiirin başka mısraları dikkatimi daha çok çeker oldu. Şiirin kıymetinin Osmanlı nizamının övüldüğü beyitlerden, yani “Osmâniyye” tarafından değil, “İnsâniyye” kısmından ileri geldiğini fark ettim. Hatta Osmanlı bile insan haysiyetine yakışır davranışları kadarıyla makbul ve muteberdi(r). Siyasal tarih hâlâ kasideye sirayet eden Osmanlıcı/devletçi retorik üzerinden iş görmektedir. Buna mukabil bütün dertlerimizin kaynağının insansızlık olduğu her geçen gün daha aşikâr hâle geliyor. Şairler kendi sezgilerine kolay kolay ihanet etmez ancak bu fark Nâmık Kemal’e o gün sorulsaydı ihtimal ki o da tercihini besâletten yana kullanacaktı. Gündelik endişelerimizin köklü hassasiyetleri ikinci sıraya ittiğine sık sık şahit oluruz. Bu yer değiştirmeden, bu baş aşağı oluştan en büyük kârı “hizmet sektörü” sağlıyor. Gündelik endişeler tabii bir parçamız olsa da insanlığımızı yitirmeye sebep olan zayıflıklarımızın başında geliyor. Açıklarımızı kullanmada usta olan insafsız efendiler bizi çoğu kez buradan kıskıvrak yakalayarak dörtayaklılaştırma operasyonunu başlatıyor. Bazen mamayla bazen sopayla, bizi azîmet yolundan çevirip önce ruhsat sonra fetva yoluna itmeye çalışıyor. Bu noktada Nâmık Kemal’e hakkını teslim etmek zorundayız. Başına getirilecekleri sezmişçesine dörtayaklılaştırma ameliyesine karşı tavrını baştan koymuş ve “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin / Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten” diyerek insanlaşma ve insanlığını muhafaza etme yolunun azîmetten geçtiğini ilan etmiştir. Kemal çağının insanı olmakla birlikte insan kalmak adına çağının bütün esbabını karşısına almayı bilmiştir.

Sözü kelbden açtık ama köpekleşmenin yanı sıra şimdilerde peyda olan, ama kökleri insanlığın en eski geçmişinde de bulunabilen bir başka eğilim dikkati çekiyor: Köpekleşmekten kurtlaşmaya geçiş. Bunlar köpeklikten usanıp yeniden kurt olmaya karar vermiş kimseler midir yoksa köpekleşmeye uğramadan mı kurtlaşmışlardır bilemiyorum. Fakat memleketimizde bu türden geçişi bir ilerleme, bir yükselme gibi gören milyonlarca insan bulunduğunu iyi biliyorum. Kurtlaşmak insanlaşamamanın mazereti olamaz. Köpekleşmeyi kınama bahsinde kurtlarla iş birliği yapmamız da söz konusu olamaz. Çünkü kurt, kuzu postuna bürünüp herkesi aldatabilir. Yani kurt bizim kokumuzu çok uzaktan alıp vakitlice oyun kurabilir ama biz onu tanımak için görmek zorunda olduğumuzdan işi beklenmedik bir karşılaşmanın talihine bırakamayız. İnsan kalmak istiyorsak kurt saldırısına hazırlıklı bir hayat kurmak ve sürmek durumundayız. Köpeğin aklı kuzu postuna bürünmeye yetmez, köpek için başka yöntemler geliştirmeli. Köpeği insanların gözünde görece mazur gösteren, koyunlara ehvenişer gösteren budur. Koyunlar başlarında insan olmasını ister ama insanı her zaman bulamaz. Sahipsizlikten kurda yem olmaktansa başlarında köpek bulunmasını yeğler. Köpeğin ara sıra kurtluk taslamasına, onları hırpalamasına, hatta içlerinden birkaçını boğmasına bile göz yumar. Görüyorsunuz, koyunların bile bir “stratejik” aklı var! Belki de biri çıkıp fabl yerine şu “koyunların gizli tarihi” yazmalı artık.

Köpekler, kurtlar, koyunlar ve sadece postu kalmış kuzulardan oluşan fablımızın tam orta yerinde esas kahramanlarımız duruyor: İnsan kalmakta sebat edenler ve insafsız efendiler. Fabllara insan sokmak kurala aykırı mı bilmem ama insan kokusunun duyulmadığı fabllar hızlıca ütopyaya veya distopyaya dönüşebilir. Böyle olsun istemem. Eksiğiyle gediğiyle insan hep olsun isterim. İnsan soyunun kurtlaştırılma, köpekleştirilme, koyunlaştırılma, kuzulaştırılma yoluyla tüketilmesi tehlikesine karşı kim ne ses çıkarmışsa hançeresinde hakikatten bir iz taşır. Batı kültürü gergedanlaşmayla uğraşadursun, Türk edebiyatı meselenin adını köpekleşme olarak koyalı asırlar olmuştur. Bilhassa Nef’î şiir âlemimizin kubbesini çınlattığından beri çatışmanın tarafları az çok bellidir. Yine de insan denen çelişkilerle dolu mahlûku hakkaniyetli biçimde resmedebilmemiz için şu sorular gereklidir: Nef’î, sadrazamlğa tayini dolayısıyla “melek-sîret” diyerek övdüğü Gürcü Mehmed Paşa’ya “a köpek!” diyecek noktaya nasıl gelmişti? Gerçekte kim kimi mamalıyor, kim kimi sopalıyordu? İnsanlaşma yolunda şair mi daha samimiydi devlet mi?..

Nef’î-Gürcü çatışmasından sarfınazar, meselenin özü bugün de değişmiş değildir. Birine meleklik atfetmek haddimiz değildir ama köpeklik ithamında bulunmak için insanlığımıza sahip çıkmış olma ön şartı vardır. Bu azîmet şartı yerine getirildiği takdirde söze ruhsat gerekmez. Altında “a köpek!” redifi çınlayabildiği kadar Türklerin ve Türk edebiyatının kendine ait bir gökkubbesi olduğundan söz edebiliriz. İnsana havlayan, kurtluğa özenen, koyunları kuzuları tedhiş eden köpek dönüp bir gün insafsız efendilerini ısıramaz mı? Isırabilir elbet. Fakat bu onu insan yapmaya yeter mi?

Muhammed SARI (10 Ramazan 1447 - 28 Şubat 2026)

ŞAİRİN ÖLÜMÜ

Su çekecekti kuyudan 
su
yalnız su çekip 
dönecekti hanesine
su bekler 
tuz beklerdi çünkü ıyali 
ve evladı şeker
suda erir 
susuzluktan erir 
tuzlu sudan olma beşer.

Âdeti üzre, kırbayı işbâ
eylemeden
nefes payı bırakarak
ezmeden sarı çiğdemleri 
çevreninden dolanarak
selam vere vere 
dikbaşlı servilere
yürüyecekti eğri yolaktan
geceden helâl yorgunluğun 
dimağında yorgun tadı
dökünecekti su gusül
eve dönecekti usul.
 
Menzile yaklaşmıştı ki gözüne
kuyu başında hiddetle tartışan 
iki âdem-sûret göründü
âdemdiler amma 
baktıkça bir ulanıp 
bir ikizleşiyordu sûretleri
sudaki karaltılar gibi
belli ki didişiyorlardı birbiriyle 
kâlûbelâdan
kemiklerle toynaklarla pençelerle 
hücum ediyorlardı birbirlerine
biri bel’am biri yamyam
biri hindu biri çin
durun dedi bizimki durun bi’ hiç için 
yapılır mı böyle?

Şairler her şeyi 
bu kadar bilmeselerdi keşke
sananeydi bananeydi bahaneydi derken
araya gitmeseydi cennetlik gövde.

Fakat arada kaldı 
ayırmak isterken 
çarptı eli berikinin yüzüne
basıverdi ayağına diğerinin 
istemeye istemeye
ikisi de hep bu ânı beklemiş gibi
işmar edip
yöneltti öfkelerini zavallı şaire
patlattı sol kaşını birden acı bir sille
saldı saldırmayı daladı öbürü 
aniden sağ böğrüne 
oracıkta yıkılıverdi şair ama
hıncını alamadı soldaki 
hınkırıp
sunturlu tükürdü üzerine 
savurdu tekmeyi sağdaki şairin
bîbedel bedenine!

Geride 
göğerikti gök 
beride çivitten kubbenin 
sakfı kızarıyordu iyiden iyiye.

Önce kaldırıp 
kuyuya atalım dediler 
baktılar ki şairin gövdesi 
düştüğü yerde kaya gibi
öyle zorlandılar ki 
nabızlarının uğultusu 
kaynattı beyinlerini 
sonunda alelâde bir telis 
biraz çalı çırpı attılar üzerine
cinayete hakaret anlamı katan o basit o ucuz 
örtülme gereği duyulmadığını gösteren örtü
gösteren örtü evet mahsus
bıraktı şairi kuyunun başında
uzaklaştı ufukta hızlı adımlarla
iki hasm-ı câlî
iki uğursuz…

Öldü mü şair?
Yoksa 
bir şaka mıydı bu
eşeklere mahsus?

Ah şu dünya
ah şu dallarında yalnız 
ısırılmış elmalar biten ağaç
heva helvası elem elması havva anamız 
hep ağlamış ağlatmışlar 
ondan ki ağlamaklıyız an-asl 
aslı astarı yok tarih diye anlatılanların
mahşerde eli ayağı konuştuğunda tanımalı insanı asıl.

Şairin gözleri açık
hep açık olan gözleri 
şimdi daha açık
iki dünya arasından yükselen
sesin sahibini aramaktadır gözleri artık 
o sesle ki zihninde açılan ne derin vadiler 
ne ıssız zirveler müntehalar veralar var 
o ses ki açtı gözünü tıkadı ruhunu giderayak
giderayak duyarsın 
giderkendir o ses
meleğinki
“keşke duyurabilsem” diye iç geçirdi
“kanımın son damlasına 
canımın şu son hamlesi…”
fakat hem ruh hem ustalık 
yan yana bulunmaz
melek kalırsa beden 
bunun şiddetine dayanamaz
gider melek ustalığı bırakır yerine 
teselli niyetine..
şair bu
olmazdan anlamaz
taati noksan olsa da 
meleksiz yapamaz.

Şairin gözleri açık
yazık edilmiş cismi 
bekledi uzun müddet 
bekledi öyle yalıncak
ta ki kalmayıp 
nasip almayan kurt kuş 
börtü böcek…

Neden sonra 
çok sonra 
geldi hoca nasreddin 
tebessüm edip 
kıldı bahtsıza dua
durdular cenaze namazına 
ardı sıra yunus 
dirsek hizasında nef’î 
karac’oğlan 
fâtihâ.

2 Ramazan 1447 - 20 Şubat 2026

İSMET ÖZEL TARTIŞMALARI VESİLESİYLE

İsmet Özel etrafındaki fikrî ve siyasî tartışmaların etki alanı gün geçtikçe genişliyor fakat bu alanın aynı oranda derinleştiği söylenemez. İyimser gözle bakılırsa entelektüel ve akademik boyutta 80 ve 90’lara nazaran bir mesafe alınabildi sayılır. Bazı şeylerin adı kondu, muğlak yahut karanlık görünen noktaların bazılarına nispeten ışık düşürüldü. Bu aydınlanışta şüphesiz memlekette ve dünyada artık bazı gerçeklerin komplo teorisi olmaktan kurtulup ayyuka çıkmasının da payı var. Teorik düzlemde anlaşılmaz gibi görünen kimi meseleler pratikteki kritik gelişmeler sayesinde, fazladan izaha gerek duyulmayacak bir biçimde berraklaştı. Bu durum bize İsmet Özel etrafındaki tartışmaların entelektüel boyutla sınırlanamayacağını gösteriyor. Yazımın amacı da bu noktada belirginleşiyor zaten. İsmet Özel bahsinde okur olsun yazarçizer olsun herkesi ilgilendirdiğini düşündüğüm birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.

Evet, Özel’in fikirleri her yaştan, her sosyal tabakadan, her ideolojik kamptan insanlar tarafından gittikçe daha sık tartışılıyor ama her “tartışma nöbeti” bir öncekinden daha semeresiz biçimde neticeleniyor. “Nöbet” diyorum çünkü insanlar histeri krizine tutulmuş hâlde, sara nöbeti geçirircesine yazıp çiziyor. “Yaygınlaşması fakat sığ kalması” acaba onun fikirlerinden kaynaklanan bir arıza mı yoksa fikirlerinin tartışılma zeminiyle ilgili bir sorun mu var? Şairin hata payını ve hakkını daima hesaba katmak lazım. Bu konuda altı boş bir savunular da içi boş saldırılar da bize yardımcı olmuyor. On küsur yıl önce kendisinin de ön sıradan dinlediği bir konuşmamda “Şiir Okuma Kılavuzu’nun en büyük başarısı aynı zamanda en büyük talihsizliğidir. Şayet kendi alanında biricik olan bu eserin yanına, yöresine, hizasına koyabileceğimiz başka Türkçe eserler olsaydı ondan istifade etmemiz kolaylaşır, esere karşı eleştirel mesafemizi daha iyi ayarlayabilirdik. Kazanan Türk edebiyatı olurdu. Ne var ki kitapta işaret edilen bahislerin çoğu henüz elementer düzeyde bile tartışılmış sayılmaz.” demiştim. Bugün de aynı derdin sancısını çekiyorum. Mesele şairin hatası sevabı değil; ortaya koyduğu “yazma-yaşama birliği”nin parçalı nazarlar ve genelgeçer kabuller üzerinden mahkûm edilmeye çalışılmasıdır. Yani ben sorunumuzun evvela tartışmanın zeminiyle alakalı olduğu kanaatindeyim.

Hemen söyleyeyim, “tartışma zemini” derken sadece sosyal medya vb. demokratik(!) iletişim ortamlarını kastetmiyorum. “Tartışma zemini”nin çarpılmasında tartışanların ideolojik tutumlarının da birinci derecede etkili olduğunu düşünmüyorum. Benim “zemin”den kastım, yine şairin ifadesiyle söylersek “varlıkbilimsel güvenlik alanı”na ilişkindir. Kişinin kendini nasıl konumlandırdığıyla ilişkilidir. Kişi kendini hangi zeminde güvende hissediyorsa oraya aittir. Söze başladığı nokta, dünyaya baktığı zaviye üzerinde durduğu “zemin”e bağlıdır. Bu bakımdan, dünyada bulunuşlarına temelden farklı anlamlar ve misyonlar yükleyen insanların yahut anlam yüklemeksizin yaşayanların İsmet Özel’in sözlerini kıyasıya tartışarak hayırlı bir noktaya varacaklarını zannetmiyorum. Kendini kimi kelamî-felsefî ekollerle, bazı reelpolitik tutum alışlarla, birtakım bilimsel teorilerle bağlamış insanlar ancak o bağlanışlarının gereğini yerine getirmeye niyetlidir. İsmet Özel tartışmalarında bu zemin farklılığın sebep olduğu mütekabiliyetsizlik hemen göze çarpıyor. Taraflar uzun uzun, defalarca ve her türden argümanı kullanarak savunu ve saldırı gerçekleştirseler de netice pek değişmiyor. Aksine, ayrımlar keskinleşiyor. Garip bir durum ama şaşırtıcı değil. Normalde ikna veya iskat için bu kadar yoğun çaba sarfetmenin asgari de olsa karşı tarafta bir değişiklik yaratması beklenir. Fakat beklenen olmuyor, zeminler ortaklaşmıyor, birbirine yaklaşmıyor bile. Alaylılar ayrı, mektepliler ayrı, medreseliler apayrı dertler açıyor başımıza.

Şunu da söylemeliyiz: Bizi taşıyan ve bize güven veren zemindir fakat biz zemini taşıyamayız veya ona güvence sağlayamayız. İnsan “zemin” diye ayaklarının bastığı kadarını yahut gözlerinin gördüğü kadarını bilse de tanımı gereği “zemin” insandan da onun kavrayışından da büyüktür. Durum böyle olduğu için insan, ya zemini kendi kavrayışına uydurup daraltarak yahut zeminin genişliğine denk bir kavrayışı olduğu izlenimi uyandırarak kendini haklı çıkarmanın bir yolunu bulur. Hâlbuki hangi davayı savunursak savunalım, hangi yolda yürürsek yürüyelim biz kim isek yolumuz da davamız da odur ve o kadardır. “Ben”den başka, “ben”den fazla bir davam, bir yolum istesem de olamaz. İşin içine “başkalık” ve “fazlalık” girmişse orada aldatmaca başlamıştır. “Kendini tanıma” yolunda mesafe alamamış ham ruhların saldırıları da savunuları da aldanışların koyulaşmasına sebep oluyor. İsmet Özel bu gizli aldatmacayı tespitte bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Ham ruhların tespiti için insan ile zemin ayrımı dikkate alınmalıdır. Bu hem ferdlerin kendi yerlerini ve takatlerini bilmeleri hem de dava/yol dedikleri zemini nefsleri hesabına tahrip edip daraltmamaları için gereklidir. Kendilerinin kim olduğunu, bu dünyada ne yapmak üzere bulunduğunu açık seçik ilan edemeyen insanlar, yani varlığı “tecrid” hâlinde bile kavrayamayanlar bir “zemin”den yoksundur. Mesnedsizlikleri ellerini attıkları işi, dillerine doladıkları her meseleyi -niyetleri her zaman bu olmasa bile- “taklit” nesnesi derekesine düşürmelerine sebep olur. İrapta mahalleri yoktur.

İslâm’ı “tecrid” safhasında tanımanın imkânları ve kısıtları var. “Tecrid” bir yönüyle kişinin biyolojik, kültürel, sosyal ve tarihsel şartlardan soyutlanarak, analitik bir muhakemeye ihtiyaç duymaksızın kendini “kul” olarak tanımlayabilmesi demektir. Kelime-i şahadetteki “Lâ!” bu soyutlamanın ifadesidir ve her şeydir. En temel itikadî kabullerimiz ve redlerimiz bu soyutlamacı ve mutlaklaştırıcı yaklaşım sayesinde biçim kazanır. Nitekim mutlak demek “bir şeyin tüm dışsal ve arızi eklerinden, ilintilerinden ayırılıp sıyırılması, ıtlak olunması” demektir. Yola ıtlakla başlarız, ancak yola devam edebilmek için mutlakı işaret ve tasdik edecek tikel görünümlere de ihtiyacımız vardır. Tecridin kısıtları bu noktada, itikadın kültürdeki yansımaları bahsinde ortaya çıkar. Kavrayışımızın tecrid safhasında kalması yani bir hayat tarzına dönüşmemesi zamanla biyo-kültürel ve sosyo-politik faktörleri algılayamamamıza sebep olur. Her şeyi tecrid üzerinden okumaya çalışmak bizi ancak “en genel ve en açık” hükümler üzerinden İslâm hakkında kanaat serdeden, “radikalizme ve ütopyacılığa eğilimli” Müslümanlar hâline getirir. Mücerred İslâm kavrayışını insanlık tarihinin sosyal, siyasal ve tarihsel bağlamlarıyla tahkim edemeyen, İslâm’ı en bilinen ilkeler (giderek sloganlar) üzerinden tanıyan insanların kırılgan muhakeme zemini oylumlu kişilikleri ve katmanlı meseleleri taşımakta yeterli değildir. Ki İslâm tarihi bu yetersiz kavrayıştan kaynaklanan kanlı tartışmalarla doludur. Fakat dikkat: İslâm’ı “tecriden” kavrayış bir yüksek tahsil veya entelektüel kapasite meselesi değildir. İslâm’ı “verili bir kimlik, hazır bir elbise” gibi “dışında” taşıyanlar ümmî de olsa allâme de olsa tecrid safhasındadır. Tecridî yaklaşımı kırılgan yapan kişinin bilgi eksikliği değil, bildiği kadarını özümseyip eyleme geçmemiş olmasıdır. Doğuştan bulduğu İslâm nimetini verili şartlardan (ailevî, sosyal ve tarihsel şartlardan) soyutlayarak kavrama becerisi gösteren insan, bu kavrayışı davranışa dönüştüremiyorsa günün sonunda herkesin kabul veya reddettiği değer yargıları kümesinde gezinmeye devam ediyordur. Kendini inanmayanlardan ayırmak başlı başına bir şeydir, ama inancının gereğini olan hayatı kurmadığında “tecriden” kavradığın ilk noktanın (Lâ!) da gerisine düşme tehlikesi baş gösterir. Sanat, siyaset, kültür el birliği edip elimize her gün yeni oyuncaklar vererek, dilimize her gün yeni tekerlemeler dolayarak bu geriye düşüşü sezdirmemeye çalışır.

Ben İsmet Özel’e “anlaşılmazlık, aşırılık, aykırılık” gibi sıfatlar yakıştıran Müslümanların ekserisinin tecrid safhasında olduğunu düşünüyorum. Türk kültür hayatının birçok alanında 60 küsur yıldır aralıksız ve en ileri safta faaliyet gösteren bir Müslümanı değerlendirirken “tecrid” safhasındaki zihinlerin eleştirilerine gereğinden fazla önem atfetmemek fakat hakları olan sorulara da üşenmeden cevap vermek gerekir. Nitekim “tecridî” yaklaşımın izlerini şair hakkındaki sorulara cevap arayan çalışmalarda da görebiliriz. “Sorunsallaştırma-cevaplandırma” esasına dayalı kültürel incelemeler temelde “tecridî” kategoridendir. İsmet Özel’i (yahut başka bir önemli karakteri) mizacının belli bir cihetiyle, biyografisinin bir dönemiyle, bazı türdeki eserleriyle, faaliyet gösterdiği alanlardan birini esas alarak, belli bir bağlamda söylenmiş kimi beyanlarına dayanarak değerlendirmek; hatta genellemeler üzerinden suçlamak veya savunmak -dereceleri farklı olsa da- tecridî yaklaşımın tipik örnekleridir. Tecrid hataya baştan davetiye çıkarmaktır fakat kaçınılmazdır da. Bir kere, tecrid (soyutlama ve genelleme) zihnimizin doğal işleyiş yollarındandır. Tecridle olmaz ama tecridsiz hiç olmaz. Ayrıca kültür dediğimiz çark da böyle işler. Sınırlar çekerek, çerçeveler çizerek, kesitler alarak. Kültürel incelemeler -ne kadar esnek bir metot takip ederse etsin- nesnesini ancak küçülterek inceleyebilir. Zihin, kavrayışını zemine göre genişletemediğinde zemini kendi kavrayışına göre daraltarak çalışır. En kuşatıcı nazarlar bile bu hataya düşmekten kurtulamaz. İsmet Özel vb. tartışmalı isimlerin ele alınışındaki sorun sınırlardan, çerçevelerden, kesitlerden değil bunlardan varılan hükümlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanıyor. Parçalı yaklaşımdan küllî bir hüküm çıkarılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Kişi zeminini, dolayısıyla kendini biliyor ve bunların tabii neticesi olarak bir hüküm veriyorsa, hükmü hatalı bile olsa saygındır, irapta (kültürde) mahalli vardır. Bir meseleyi tecriden de olsa kavramaya çalışmanın kıymet-i harbiyesi vardır. Ne var ki tecrid safhasındaki insanlar kestirip atmacılığıyla, radikal/reddiyeci veya muhayyel/ütopyacı uçlara savrulmalarıyla, yani çoğu zaman istikamet üzre olamayışlarıyla bilinir. Kişi kavrayışını zeminine uygun biçimde genişletemediğinde ve zeminini kavrayışına uydurup daraltamadığında önünde iki yol kalır: isyan veya teslim.

İnsanın kavrayışı “isyan veya teslim” noktasına varmadan gelişemiyor. İşler “isyan veya teslim” raddesine vardığında yapılacak şey kendimizi ikisinden birinin kollarına bırakıvermek değil; tam tersine bir yükselişin, bir imkânın eşiğinde olduğumuzu fark etmektir. İsyanda teslimiyet, teslimiyette isyan sırrının gizlendiğini bilmeliyiz. Buna “tefrid” safhası adını veriyoruz. Kişinin kullardan bir kul olduğunu fakat bir yönüyle biricik olduğunu aynı anda kavramasıdır tefrid. Bu sözde esasen ne bir kıyas ne bir ikilik vardır fakat durum başka şekilde de ifade edilememektedir. Hakikatin sadece Muhammed aleyhisselama ümmet olunarak öğrenilebileceğini ikrar edişimiz ile hakikat karşısında yapayalnız bir ferd olduğumuzu, tabiri caizse her koyunun kendi bacağından asılacağını idrak edişimizi bir arada ifade etmiş oluruz, hepsi bu. Böylesi tefridî kavrayışa ulaşan Müslüman kaçınılmaz biçimde din kardeşleriyle de bazı fikir ve tutum ayrılıkları yaşayacaktır. Hatta tefrid safhasına varmış başka Müslümanlarla da arasına mesafe girebilir. Burada da esasen bir kıyas veya ikilik yoktur. Tarih boyunca uzlete çekilen veya taşraya sürülen sufiler halk içre ikilik olmasın diye göç etmiştir, bunu anlamamız çok mühim. Müslüman toplumunda ikilik demek iki taraftan birinin artık Müslüman olmadığı imasını güçlendirecek, nifak çıkaracaktır çünkü. Tefridî kavrayışa ulaşan kişi sırtındaki çifte yükün (katmanlı kavrayışın) hakkını verebilmek için Müslüman kardeşlerinin gönlünü kırmayacağı, onların ruh bütünlüklerine zarar vermeyeceği ve elbette kendi insicamını da koruyacağı bir mevkie çekilir. Çekilir ama kopmaz. İki katlı yükün yüklediği mesuliyetle konuşmaya ve eylemeye “oradan” devam eder. Ta ki Müslümanlar onu anlayıp imam olarak aralarına davet edinceye yahut iki taraf da bu hâl üzre ölüp gidinceye kadar.

Meseleyi ferdî plandan alıp tarih ölçeğine yansıttığımızda da durum değişmez. “İnsanlık ailesi”nin kimi ferdleri diğerlerine çeşitli açılardan galebe çalmıştır, çalacaktır. Genel tarih anlatısının omurgasını “ferdiyetini ispat etmiş milletler”in aksiyonu teşkil eder, başsız kitleler değil. Tecridî (İbranîlik, Katoliklik, Sünnîlik…) kavrayışının homojen özünü münferid ve müşahhas biçimlerde ortaya koyma iradesi gösteren her millet tarihe mâl olmuştur. Tecridî kabulleri eklektik ve bulanık (Paganlık, Evanjelizm, Siyonizm, Şia) olan milletler ise tarihsel bir karakter olmaya yaklaşamamış, bölücü ve bölgeci politika izledikleri için tahripkâr ve kısa ömürlü olmuşlardır. İnsanlar ve milletler arasındaki büyük tartışmalar ne tecrid ne tevhid safhasında olur. Bütün çatışma tefrid safhasında, müşahhas entiteler arasında cereyan eder. Ziya Paşa “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” beyitiyle ancak laftan işe geçtiğimizde, bizde bir akıl olduğunu gösterecek işler yapmaya başladığımızda tefridî kavrayışın gereğini yerine getirebileceğimizi ifade etmiş gibidir. İşte “kâfirle çatışmayı göze almak” tecridle (mümin-kâfir, helâl-haram…) başlayan Müslümanlığımızın tefrid (Türk-Amerikan…) safhasını idrak etmesi anlamına gelir. Bir kararlılık ve hazır bulunuş hâlidir bu. Göze aldığı işi yerine getirmeye Türkün gücü yeter veya yetmez, bu ayrı bir konudur. 

Mücerreden baktığınızda Müslümanlıktan başka bir isme ihtiyaç duymayız. Türklük, bu mutlak ve mücerred dairenin içinde bir belirlilik, münferid bir oluş, müşahhas bir kıvamlanış olarak anlaşılmalıdır. Türklük Müslümanlığa bir şey katamaz, öte yandan Müslümanlar Türklük sıfatı vesilesiyle gayrimüslimler karşısında müşahhas bir karakter sergilemenin avantajını kullanabilir. Tecridî kavrayışımız ancak tefridin sağladığı biyo-kültürel ve sosyo-politik zırhı kuşanarak varlık ve tarih sahnesine çıkabilir. Ete kemiğe bürünüp Yûnus diye görünmek gibidir bu. Yûnus var olmasa da Müslümanlık (hakikat) var olacaktır, ne ki Yûnus gibilerin varlığıyla Müslümanlığın “görünürlüğü” inkâr edilemez bir somutluk kazanır. Üstelik hakikatin bir de “Yûnusca” terennüm edilmesinin yolu açılır. Müslümanın galebe çalması için kâfir karşısında “ete kemiğe bürünüp görünmesi” her zaman yeterli olmuştur. Son iki yüz yıldır mağlup oluşumuzun hıncını mücerreden sinemizde taşıdığımız Müslümanlıktan çıkarmak isteyen çok kimseler oldu. Öyle ki münafıklar ve mürtedlerin propagandasına kanıp modernist fikriyattan etkilenen Müslümanlar da zaman zaman bu hataya düştüler. Mekkî âyetlerle iktifa etmeyi önerenler bile oldu. Hâlbuki İslâm özü itibariyle galiptir. Türk “mücerreden her zaman ve mekânda galib oluş”u gövdesinde cisimleştirmiş bir pehlivan hüviyetiyle meydana çıkardığında kâfirler güreşmeden çil yavrusu gibi dağılacaktır. Bu kadar!

Kendi adıma şairi hangi zaviyeden anlamaya çalıştığımı, size de ancak bunu teklif edebileceğimi açıkça ortaya koydum sanırım. Bu noktadan itibaren söylenecekler hem benim açımdan zaiddir hem de meseleyi tecrid planında tartışmak isteyenlerin işine gelen türde şeylerdir. Yine de özet geçmek gerekirse: 

İsmet Özel, Türkiye’nin uzun ve fay çöküntüleriyle dolu yürüyüşüne paralel olarak yazmış ve yaşamış biri. Yolun uzun ve hasarlı oluşu şairi bütüncül bir nazarla (“aynı adam”) değerlendirmeyi her geçen gün zorlaştırıyor. Bildiğiniz gibi 60’lı yılların anlatılarında şair cesareti, idealizmi ve kabiliyetiyle öne çıkıyor. Sosyalistlerin ve Nâzım Hikmet’in vârisi gözüyle bakılıyor kendisine. Bugün devlette önemli mevkileri işgal eden 60-90 kuşağının aktif İslâmcıları onu Üç Mesele, Tahrir Vazifeleri, Zor Zamanda Konuşmak, Taşları Yemek Yasak, Waldo, Cuma Mektupları gibi deneme ve makalelerinden tanıyor. O nesillerin gözündeki İsmet Özel “kendisine karşı boynu kıldan ince olunan bir ağabey ve duayen”dir. 2000 sonrasındaki Cuma Mektupları’yla, Henry’yle, Kalın Türk'le ve özellikle İstiklâl Marşı Derneği süreciyle başlayan kitap serilerinden tanıyanların gözünde ise şair tavizsiz ve onurlu muhaliflikle(!) yetinmeyip “işi düşmanlığa vardırmış bir çılgın”a dönüşüverir. Bunlara bir de şairi son 10 yıldır sosyal medyada yayılan ses-görüntü-metin kırpıntıları üzerinden tanıyanları(!) ekleyin… Şiirde de kaderi aynıdır. Şairin 74 sonrası şiirlerini şiir saymayan veya 74 öncesi şiirlerini sevmediğini/anlamadığını söyleyen birçok Erbain okuru tanıdık. Erbain’i bütünüyle benimseyip Bir Yusuf Masalı’nı yadırgayanları gördük. Bir Yusuf Masalı’na "İsmet Özel’in solculuktan tövbesidir.” diyenleri işittik. Erbain ile Bir Yusuf Masalı neyse de Of Not Being a Jew’ü keşke hiç yazmasaydı diyenleri de. Daha enteresanı, gözünü sadece “Jew” ile açıp evveliyatını okumamış genç nesilleri. Hele bunların arasındaki geçiş noktalarından haberdar olmayanları hangi kategoriye koymalı hiç bilemiyorum… Siyasî tezleri de fikir ve sanat dünyasındaki keşmekeşten payını alıyor. 2000’lerden itibaren siyasi tezlerinin ulusalcılığa, solculuğa, muhafazakârlığa, ittihatçılığa payanda yapılmaya çalışıldığını; operasyonel kabiliyeti yüksek kişi ve grupların onun tezleri üzerinden kendilerini doğrulatmaya, genç takipçiler toplamaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Özellikle 30 yaş altı okurun zihni bu gibi algısal parçalanmışlıklardan ciddi zarar görüyor, genç okur İsmet Özel’in işaret ettiği ufka ulaşamadan çeşitli burgaçların etki alanına kapılıp gidiyor. Görüldüğü gibi neresinden tutarsak tutalım “aynı adam” iddiasını destekleyecek deliller bulmakta zorlanıyoruz. Yine de görüntü sizi yanıltmasın: İsmet Özel’e derinlikten yoksun, yavanın yavanı “truist” şamatacılıkla veya siyasal sorumluluktan, sınıf bilincinden mahrum “obscurantist” boğuntuyla yaklaşanlar “aynı adam”ın izini süremeyecektir.

“Tecrid” safhasındaki okur şairin kendilerine söylediklerine göre, yani lafızlar üzerinden hüküm verir. “Tefrid” safhasındaki okurlar şairin fikirlerinin kendilerine ne verdiğine, yani karakter gelişimleri üzerindeki tesirlerine bakarak hüküm verir. Öyle ki bir yerden sonra şaire değil kendilerine bakarak hüküm verir hâle gelirler. Demek ki söz ile tecrübe ediş arasındaki mesafeyi yine sözle (tecridî argümanlarla) aşmak mümkün değildir. Öyle olsaydı “kişisel (münferid) tecrübe”nin teorik genellemeler karşısında anlamı kalır mıydı? İsmet Özel tartışmasını harlayan ama bir neticeye bağlanamamasına sebep olan bu kan/zemin uyuşmazlığıdır. Şairin teklifleri ve tenkitleri ancak onları bir yaşama düsturu edindiğinizde özünü size açan, daha önemlisi sinenizde sakladıklarınızı size açan bir kimyaya sahiptir. Elbette kimse bir başkasıyla bu türden bir ilişki kurmak mecburiyetinde değil. İşin bu ciheti “teklif sırrı”yla alakalı. Tecridîler kendi iradelerini korumak için şairin teklifini geri çevirmeleri gerektiğini düşünür. Tefridîler ise şairin teklifinin tekellüf de getirdiğini görür ama gerçek özgürleşmenin ancak mükellefiyetlerini yerine getirmekten geçtiğini bilir.

Birçok vesileyle söylemişimdir, tekrar edeyim: İsmet Özel’in teklifleri en temelde ahlâkî bir tutumun uzantısıdır. Bu yüzden onun fikirleri siyasetin, estetiğin, felsefenin ve ilahiyatın yerleşik kavramlarıyla, tanımlarıyla, ekolleriyle, ideolojileriyle ve doktrinleriyle yerli yerince kavranamaz. Onu, fikirlerini mufassalan bildiğinizde değil fikirlerinin üzerinde durduğu ahlâkî zemine yakınlık duyduğunuzda anlamanız mümkündür. Yoksa tarihsel ve siyasal hadiselerden bahsederken neden birdenbire meleklerden bahis açtığı, sizin tabirinizle irrasyonel alana geçtiği anlaşılamaz. Çoğunuzun bunu “bilgisinin yetmediği yerde işi edebiyata dökmek” olarak gördüğünün farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, “zemin”lerimiz farklı. Onun “Yazarak cihad ettiğimi düşünmüyorum ama yazdıklarımı ibadetimden ayrı tutmaya gönlüm razı değil.” deyişi benim açımdan bütün meseleyi yerli yerine oturtmuştur. Ahlâkî bir sorumluluk ve gönülden bir boyun eğiş… Arada kalan boşlukları ya şeytanlar dolduracak ya da melekler.

“İşte bu birbirini tutmaz parçalar arasındaki insicamı sağlayan; varoluşumuzla konumuz arasındaki gerginliği istikrara dönüştüren meleklerdir.
Melekler olmasaydı estetik arayışımız bizi sadece cinayete sürükler, bütün bildiklerimiz ise vahşetimizi Pek daha ilerilere sürükler
İş bitiricilik damgasını da ona ekler
Tir tir titreyişimizi ortadan iki kutba böler
İrdi der erdi der ardı dar ordu dur boğum boğum
Pekiştirirdi.”

Muhammed SARI (7 Şaban 1447 - 25 Ocak 2026)

İRFANA HAVALE EDİLMİŞ BİR BAHİS

İsmet Özel’in geçtiğimiz haftalarda yayınladığı yazısının son cümlesi birkaç gündür aklımda dönüp duruyor: “Birer teşhirci olarak yaşadık ve yaşıyoruz.” Ağır, korkutucu bir hüküm! Asıl korkutucu olan, ciddi bir Müslüman tarafından yöneltilen böylesi ithamlar karşısında içimizde bir endişe dalgasının kabarmamasıdır. Biliyoruz ki çağımızda eleştiriyi savuşturmanın en yaygın biçimi umursamazlıktır. Kimimiz de benim abdestimden şüphem yok deyip savunmaya geçebilir, ki buna da alışığız. Hâlbuki namuslu insanların tek derdi eleştirel yaklaşımlarıyla bize ayna tutabilmektir. Çoğumuz ham ruhlu olduğumuzdan yüzümüze ayna tutana umursamazlık veya sertlikle mukabele ederiz. Kendi aynamıza tutkunluğumuz, aynamızda görünenlere tutuluşumuz sebebiyle. 

Teşhirci bir topluma dönüştüysek bu biraz da “görsel çağ” adını kabullenmenin kaçınılmaz sonucudur. Fakat teşhircilik, bugünkü sefih hayatın çerçevesini oluşturan çizginin olsa olsa bitiş noktası sayılabilir. Çerçevenin başlangıç noktasında tecessüs hastalığı vardır bana kalırsa. Toplumun dokusunun tecessüsle gevşetilip teşhircilikle delik deşik edilişine başta genç nüfus olmak üzere toplumun tüm katmanlarında şahit oluyoruz. Buna mukabil, tecessüsü henüz dürtüyken terbiye edebilecek ailevî iklim daraldıkça daralıyor. Teşhiri kınayacak sosyal yaptırım ise zaten varla yok arasında. Helâlin ötesindeki ahlâk ufku işaret edilemeyince, haramın berisine hukuk çizgisi çekilemeyince insanın serkeşliğine nihayet vermek zor.

İnsan ilişkileri tecessüs ve teşhirden arındığı nispette güvendedir. Karşımızdakinden onda olmayanı bekleme aldanışı ve bizde olmayanı karşımızdakine varmış gibi sunma aldatışı toplumsal varoluşu ayakta tutan güven zeminini çökertir. Tecessüs-teşhir döngüsüne kapılanın gerçeklik algısı bozulur, hayatı kendisi ve başkaları için bir sanrılar cehennemine çevirir. Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak kişiyi cennetlik yapar mı bilinmez, ancak dünyanın cehenneme dönüşmesinin önündeki engellerden biri de böyle insanlardır. Etrafına yalan yaymamak ve etraftan yayılan yalanlara kendini kaptırmamak… Hayrın cümle kapısı bu olsa gerek. 

Tecessüs görmenin azdırılması, teşhir görünmenin yozdurulmasıdır. Tecessüs, kişinin gözlerini diktiği şeyden bağımsız olarak, adeta kendi içinden tetiklenmesidir. Bir kez tetiklenmişse odağına aldığı nesnenin gerçekten meraka değer olup olmadığı onun için önemsizleşir. Bedeli ne olursa olsun merakını gidermeli, kaşıntısını dindirmelidir. Teşhirci ise kaşıntısını başkalarına bulaştırmak suretiyle tatmin olur. Etrafında hayranlık, ilgi; açlık, mahrumiyet duyguları uyandırarak. Ama teşhirciler de tıpkı tecessüs hastaları gibi başlarına neyi musallat edip etmeyeceklerine bakmaksızın kalkışır bu işe. Teşhircilerin ve tecessüs hastalarının ahlâkî ve hukukî yargı melekeleri dumura uğramış yahut bu melekeleri zaten hiç gelişmemiştir. Ne var ki hukukta “suç olduğunu bilmiyordum” savunması -istisnalar dışında- işe yaramaz. Aklını kaybetmemiş her toplumda tetiklenene saldırganlığından, tetikleyene azmettiriciliğinden hesap sorulur. Öncelikle hangisine ve ne derece yaptırım uygulanması gerektiği hukuk felsefesinin eski tartışmalarından biridir. Tartışmaya kapalı olan, iki davranışa da yaptırım uygulanması gerekliliğidir.

Tecessüsünü kontrol etmeyi öğrenememiş, teşhirciliğin çirkinliğini idrak edememiş insanların en büyük sorunu sınırlarla ve özel alanlarladır. Çizgiyi aşma, kuralı çiğneme, mahremiyeti ihlâl etme eğilimleri sebebiyle özel ve kamusal hayata karşı potansiyel tehdittirler. Ast-üst ilişkilerinde de eşitler arası ilişkilerde de o ilişkinin doğası gereği bulunan çizgilere riayet etmezler. Belki ihtiyatlı davranıp “edemezler” demek lazım. Çünkü bu gibi sınır ihlâli sorunları -ister sinsice ister zorbaca ihlâller olsun- bir yönüyle muhakkak kişinin çocukluktan getirdiği şeylere dayanır. Somuttan soyut işlemlere geçiş çağında düzeltilemeyen arızalar; amaç-araç ayrımı yapamamaktan kaynaklı muhakeme hataları; koruma (sevme) duygusunun gelişmemesinden, korunma (sevilme) ihtiyacının dengeli veya hiç karşılanmamasından doğan ruhsal boşluklar “nesnesiz, ilkesiz ve doyumsuz” insan profilleri doğurduğu öteden beri biliniyor. Çocukluk ve ergenlik çağında aile ve sosyal çevre içinde halledilmesi gereken marazalar yetişkinlikte karşımıza toplumsal kangrenler olarak çıkıyor. Ebeveynlerin “Az verme hırsız edersin, çok verme arsız edersin.” şeklinde ikaz edilmeleri bundan. 

Ast-üst ilişkisinde tecessüs ve teşhirin yaptırıma konu olması nispeten kolaydır. Asıl zorluk eşitler arasındaki, bilhassa eşler arasındaki perdelerin yırtılmaması hususunda yaşanır. Erkeğin bakmaya/görmeye, kadının bakılmaya/görünmeye olan tabii eğilimi sebebiyle yaşadıkları iç çatışma gecikmiş hukukî yaptırımlarla değil, erken ve yapıcı ahlâkî yönlendirmelerle dindirilebilir. “nesnelerle ilişkisinde dizginleri elinde tutamayan, ilkeli hayatın bedelini ödeyemeye niyeti olmayan, doyumu araç değil amaç belleyen” insanların evliliği cehennemden farksızdır. Kadının şöhreti sevdiğine “görünmek”ledir, ki teşhir ile şöhret aynı kökten türemiş kelimelerdir. Ancak bir kadın bununla kalmayıp erkeğin de içinde hiçbir karanlık nokta kalmayacak biçimde kendine açılmasını istediğinde sınır ihlâli yapmış olur. Erkeği “açabildiği kadar açmak”la doğru bir iş yaptığını zanneder kadınlar. Hâlbuki erkeğin kendine mahsus bir karanlığı hep olacaktır ve olmalıdır. Bakmaya/görmeye eğilimli yaratılan erkeklerin yozlaşmaları ise tecessüslerini casusluğa vardırmalarıyla başlar. Araştırma, bilme, kavrama, kuşatma kabiliyetlerini kötüye kullanıp sistematik baskıya dönüştürerek kadını “kapatabildiği kadar kapatma”ya yönelen erkek sınırı aşmıştır. Kadının kendine mahsus ışığını söndürmek marifet değil. “Tam açıklık” ifratı erkeğin kabuğunu çatlattıktan, ”tam kapalılık” tefriti kadının özünü çürüttükten sonra tecessüsün ve teşhirin önü alınamaz.

Bahsin bu noktasında, gençken işittiğim ve beni “nesnesiz, ilkesiz, doyumsuz” biri olmaktan kurtardığına inandığım küçük bir menkıbeyi nakletmek ve menkıbenin tefsirini sizin irfanınıza havale etmek en doğrusu olacak sanıyorum: 

Dervişin birinin, hem de beşine beş katıp namaz kılan dervişin birinin içine bir gün bir kurt düşmüş. Şöyle geçirmiş içinden: “Elli senedir, günde beş kez yüzümü döndüğüm şu Kâbe’nin içinde ne var acaba?! Şekli mikab, nikabı kara, bunları herkes biliyor. İyi amma içinde ne var? Allah’ın evi dediklerine göre...” Gel zaman git zaman içine düşen bu kurt dervişi perişan etmiş. Zavallı yemeden içmeden kesilmiş, başka birşeycik düşünemez hatta namaz dahi kılamaz olmuş. Hastalığı cinnet raddelerine varmış. Ahbabı vaktiyle halim selim yaşayan bu dervişin hâlini mecburen zamanın büyüklerinden birine arz etmişler, şeyh efendinin birinden bu zavallıya nasihat etmesini, derdine bir çare bulmasını rica etmişler. Şeyh efendi huzuruna getirilen dervişe derdini sormuş, anlattıklarını uzun uzun dinlemiş, sorularına tane tane cevaplar vermiş ve üzerine çöken bu vesvesenin nihayet bir imtihan olduğunu haber vermiş. Fakat bakmış ki derviş söz dinleyecek hâlde değildir ve yalvarıp yakarışı iç parçalamaktadır. Çaresiz ayağa kalkmış şeyh efendi ve “Peki,” demiş “gir koluma da Kâbe’ye gidelim… Kendi gözlerinle gör, içinde ne var, ne yok!” Şeyh efendi tayy-ı mekân ile dervişi bir nefeste Kâbe’nin kapısına uçuruvermiş. Beytullah’ın mübarek kapısını açıp birlikte içeri girmişler. Şeyh efendide sükûnet, dervişte dehşet… Heyecanını yendikçe dervişin gözleri etrafı seçmeye başlamış. İyice ayılınca bir de bakmış ki Kâbe’nin içi bomboş! Sadece tavanı tutan kupkuru direkler var… Derviş bir süre nutku tutuk vaziyette bu beklenmedik manzarayı seyretmiş. “İşte,” demiş şeyh efendi “gönlün oldu mu?”. “Oldu efendim…” demiş derviş donuk bir sesle. Öyleyse dönüş vaktidir deyip yine tayy-ı mekân ederek bir nefeste beldelerine avdet etmişler… Usuldendir, büyükler kapılarına bir kez bile uğramış olanların hatırını sormaya devam eder, seyrini takip ederlermiş. Hadisenin üzerinden bir zaman geçtikten sonra şeyh efendi de dervişi sordurmuş. Dediklerine göre artık adamcağızın sesi soluğu çıkmıyormuş, hatta gündüzleri onu çarşı pazarda gören de yokmuş. Emrederseniz huzura getirelim diyenlere ses etmemiş şeyh efendi, beklemeye koyulmuş. Ama tevafuk bu ya, şehirden dergâha döndüğü akşamın birinde şeyh efendi bizim dervişe rastlayıvermiş. Ama ne rastlayış! Meğer derviş üstü başı lime lime, çırçıplak baldırı bacağı, elinde şarap çanağı, bağıra çağıra şathiyeler söyleyerek, açık saçık beyitler okuyarak demleniyormuş sokaklarda. Yetmiyormuş gibi, geçenlerin nefret dolu nazarlarına galiz sözlerle mukabele ediyormuş. Şeyh efendi önce yanına yaklaşıp tanışlık vermek istemiş; fakat sonra ne düşünmüşse düşünmüş, vazgeçmiş konuşmaktan. Dervişe görünmeden sessizce dönmüş dergâhına.

Muhammed SARI (29 Recep 1447 - 18 Ocak 2026)