İSMET ÖZEL TARTIŞMALARI VESİLESİYLE

İsmet Özel etrafındaki fikrî ve siyasî tartışmaların etki alanı gün geçtikçe genişliyor fakat bu alanın aynı oranda derinleştiği söylenemez. İyimser gözle bakılırsa entelektüel ve akademik boyutta 80 ve 90’lara nazaran bir mesafe alınabildi sayılır. Bazı şeylerin adı kondu, muğlak yahut karanlık görünen noktaların bazılarına nispeten ışık düşürüldü. Bu aydınlanışta şüphesiz memlekette ve dünyada artık bazı gerçeklerin komplo teorisi olmaktan kurtulup ayyuka çıkmasının da payı var. Teorik düzlemde anlaşılmaz gibi görünen kimi meseleler pratikteki kritik gelişmeler sayesinde, fazladan izaha gerek duyulmayacak bir biçimde berraklaştı. Bu durum bize İsmet Özel etrafındaki tartışmaların entelektüel boyutla sınırlanamayacağını gösteriyor. Yazımın amacı da bu noktada belirginleşiyor zaten. İsmet Özel bahsinde okur olsun yazarçizer olsun herkesi ilgilendirdiğini düşündüğüm birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.

Evet, Özel’in fikirleri her yaştan, her sosyal tabakadan, her ideolojik kamptan insanlar tarafından gittikçe daha sık tartışılıyor ama her “tartışma nöbeti” bir öncekinden daha semeresiz biçimde neticeleniyor. “Nöbet” diyorum çünkü insanlar histeri krizine tutulmuş hâlde, sara nöbeti geçirircesine yazıp çiziyor. “Yaygınlaşması fakat sığ kalması” acaba onun fikirlerinden kaynaklanan bir arıza mı yoksa fikirlerinin tartışılma zeminiyle ilgili bir sorun mu var? Şairin hata payını ve hakkını daima hesaba katmak lazım. Bu konuda altı boş bir savunular da içi boş saldırılar da bize yardımcı olmuyor. On küsur yıl önce kendisinin de ön sıradan dinlediği bir konuşmamda “Şiir Okuma Kılavuzu’nun en büyük başarısı aynı zamanda en büyük talihsizliğidir. Şayet kendi alanında biricik olan bu eserin yanına, yöresine, hizasına koyabileceğimiz başka Türkçe eserler olsaydı ondan istifade etmemiz kolaylaşır, esere karşı eleştirel mesafemizi daha iyi ayarlayabilirdik. Kazanan Türk edebiyatı olurdu. Ne var ki kitapta işaret edilen bahislerin çoğu henüz elementer düzeyde bile tartışılmış sayılmaz.” demiştim. Bugün de aynı derdin sancısını çekiyorum. Mesele şairin hatası sevabı değil; ortaya koyduğu “yazma-yaşama birliği”nin parçalı nazarlar ve genelgeçer kabuller üzerinden mahkûm edilmeye çalışılmasıdır. Yani ben sorunumuzun evvela tartışmanın zeminiyle alakalı olduğu kanaatindeyim.

Hemen söyleyeyim, “tartışma zemini” derken sadece sosyal medya vb. demokratik(!) iletişim ortamlarını kastetmiyorum. “Tartışma zemini”nin çarpılmasında tartışanların ideolojik tutumlarının da birinci derecede etkili olduğunu düşünmüyorum. Benim “zemin”den kastım, yine şairin ifadesiyle söylersek “varlıkbilimsel güvenlik alanı”na ilişkindir. Kişinin kendini nasıl konumlandırdığıyla ilişkilidir. Kişi kendini hangi zeminde güvende hissediyorsa oraya aittir. Söze başladığı nokta, dünyaya baktığı zaviye üzerinde durduğu “zemin”e bağlıdır. Bu bakımdan, dünyada bulunuşlarına temelden farklı anlamlar ve misyonlar yükleyen insanların yahut anlam yüklemeksizin yaşayanların İsmet Özel’in sözlerini kıyasıya tartışarak hayırlı bir noktaya varacaklarını zannetmiyorum. Kendini kimi kelamî-felsefî ekollerle, bazı reelpolitik tutum alışlarla, birtakım bilimsel teorilerle bağlamış insanlar ancak o bağlanışlarının gereğini yerine getirmeye niyetlidir. İsmet Özel tartışmalarında bu zemin farklılığın sebep olduğu mütekabiliyetsizlik hemen göze çarpıyor. Taraflar uzun uzun, defalarca ve her türden argümanı kullanarak savunu ve saldırı gerçekleştirseler de netice pek değişmiyor. Aksine, ayrımlar keskinleşiyor. Garip bir durum ama şaşırtıcı değil. Normalde ikna veya iskat için bu kadar yoğun çaba sarfetmenin asgari de olsa karşı tarafta bir değişiklik yaratması beklenir. Fakat beklenen olmuyor, zeminler ortaklaşmıyor, birbirine yaklaşmıyor bile. Alaylılar ayrı, mektepliler ayrı, medreseliler apayrı dertler açıyor başımıza.

Şunu da söylemeliyiz: Bizi taşıyan ve bize güven veren zemindir fakat biz zemini taşıyamayız veya ona güvence sağlayamayız. İnsan “zemin” diye ayaklarının bastığı kadarını yahut gözlerinin gördüğü kadarını bilse de tanımı gereği “zemin” insandan da onun kavrayışından da büyüktür. Durum böyle olduğu için insan, ya zemini kendi kavrayışına uydurup daraltarak yahut zeminin genişliğine denk bir kavrayışı olduğu izlenimi uyandırarak kendini haklı çıkarmanın bir yolunu bulur. Hâlbuki hangi davayı savunursak savunalım, hangi yolda yürürsek yürüyelim biz kim isek yolumuz da davamız da odur ve o kadardır. “Ben”den başka, “ben”den fazla bir davam, bir yolum istesem de olamaz. İşin içine “başkalık” ve “fazlalık” girmişse orada aldatmaca başlamıştır. “Kendini tanıma” yolunda mesafe alamamış ham ruhların saldırıları da savunuları da aldanışların koyulaşmasına sebep oluyor. İsmet Özel bu gizli aldatmacayı tespitte bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Ham ruhların tespiti için insan ile zemin ayrımı dikkate alınmalıdır. Bu hem ferdlerin kendi yerlerini ve takatlerini bilmeleri hem de dava/yol dedikleri zemini nefsleri hesabına tahrip edip daraltmamaları için gereklidir. Kendilerinin kim olduğunu, bu dünyada ne yapmak üzere bulunduğunu açık seçik ilan edemeyen insanlar, yani varlığı “tecrid” hâlinde bile kavrayamayanlar bir “zemin”den yoksundur. Mesnedsizlikleri ellerini attıkları işi, dillerine doladıkları her meseleyi -niyetleri her zaman bu olmasa bile- “taklit” nesnesi derekesine düşürmelerine sebep olur. İrapta mahalleri yoktur.

İslâm’ı “tecrid” safhasında tanımanın imkânları ve kısıtları var. “Tecrid” bir yönüyle kişinin biyolojik, kültürel, sosyal ve tarihsel şartlardan soyutlanarak, analitik bir muhakemeye ihtiyaç duymaksızın kendini “kul” olarak tanımlayabilmesi demektir. Kelime-i şahadetteki “Lâ!” bu soyutlamanın ifadesidir ve her şeydir. En temel itikadî kabullerimiz ve redlerimiz bu soyutlamacı ve mutlaklaştırıcı yaklaşım sayesinde biçim kazanır. Nitekim mutlak demek “bir şeyin tüm dışsal ve arızi eklerinden, ilintilerinden ayırılıp sıyırılması, ıtlak olunması” demektir. Yola ıtlakla başlarız, ancak yola devam edebilmek için mutlakı işaret ve tasdik edecek tikel görünümlere de ihtiyacımız vardır. Tecridin kısıtları bu noktada, itikadın kültürdeki yansımaları bahsinde ortaya çıkar. Kavrayışımızın tecrid safhasında kalması yani bir hayat tarzına dönüşmemesi zamanla biyo-kültürel ve sosyo-politik faktörleri algılayamamamıza sebep olur. Her şeyi tecrid üzerinden okumaya çalışmak bizi ancak “en genel ve en açık” hükümler üzerinden İslâm hakkında kanaat serdeden, “radikalizme ve ütopyacılığa eğilimli” Müslümanlar hâline getirir. Mücerred İslâm kavrayışını insanlık tarihinin sosyal, siyasal ve tarihsel bağlamlarıyla tahkim edemeyen, İslâm’ı en bilinen ilkeler (giderek sloganlar) üzerinden tanıyan insanların kırılgan muhakeme zemini oylumlu kişilikleri ve katmanlı meseleleri taşımakta yeterli değildir. Ki İslâm tarihi bu yetersiz kavrayıştan kaynaklanan kanlı tartışmalarla doludur. Fakat dikkat: İslâm’ı “tecriden” kavrayış bir yüksek tahsil veya entelektüel kapasite meselesi değildir. İslâm’ı “verili bir kimlik, hazır bir elbise” gibi “dışında” taşıyanlar ümmî de olsa allâme de olsa tecrid safhasındadır. Tecridî yaklaşımı kırılgan yapan kişinin bilgi eksikliği değil, bildiği kadarını özümseyip eyleme geçmemiş olmasıdır. Doğuştan bulduğu İslâm nimetini verili şartlardan (ailevî, sosyal ve tarihsel şartlardan) soyutlayarak kavrama becerisi gösteren insan, bu kavrayışı davranışa dönüştüremiyorsa günün sonunda herkesin kabul veya reddettiği değer yargıları kümesinde gezinmeye devam ediyordur. Kendini inanmayanlardan ayırmak başlı başına bir şeydir, ama inancının gereğini olan hayatı kurmadığında “tecriden” kavradığın ilk noktanın (Lâ!) da gerisine düşme tehlikesi baş gösterir. Sanat, siyaset, kültür el birliği edip elimize her gün yeni oyuncaklar vererek, dilimize her gün yeni tekerlemeler dolayarak bu geriye düşüşü sezdirmemeye çalışır.

Ben İsmet Özel’e “anlaşılmazlık, aşırılık, aykırılık” gibi sıfatlar yakıştıran Müslümanların ekserisinin tecrid safhasında olduğunu düşünüyorum. Türk kültür hayatının birçok alanında 60 küsur yıldır aralıksız ve en ileri safta faaliyet gösteren bir Müslümanı değerlendirirken “tecrid” safhasındaki zihinlerin eleştirilerine gereğinden fazla önem atfetmemek fakat hakları olan sorulara da üşenmeden cevap vermek gerekir. Nitekim “tecridî” yaklaşımın izlerini şair hakkındaki sorulara cevap arayan çalışmalarda da görebiliriz. “Sorunsallaştırma-cevaplandırma” esasına dayalı kültürel incelemeler temelde “tecridî” kategoridendir. İsmet Özel’i (yahut başka bir önemli karakteri) mizacının belli bir cihetiyle, biyografisinin bir dönemiyle, bazı türdeki eserleriyle, faaliyet gösterdiği alanlardan birini esas alarak, belli bir bağlamda söylenmiş kimi beyanlarına dayanarak değerlendirmek; hatta genellemeler üzerinden suçlamak veya savunmak -dereceleri farklı olsa da- tecridî yaklaşımın tipik örnekleridir. Tecrid hataya baştan davetiye çıkarmaktır fakat kaçınılmazdır da. Bir kere, tecrid (soyutlama ve genelleme) zihnimizin doğal işleyiş yollarındandır. Tecridle olmaz ama tecridsiz hiç olmaz. Ayrıca kültür dediğimiz çark da böyle işler. Sınırlar çekerek, çerçeveler çizerek, kesitler alarak. Kültürel incelemeler -ne kadar esnek bir metot takip ederse etsin- nesnesini ancak küçülterek inceleyebilir. Zihin, kavrayışını zemine göre genişletemediğinde zemini kendi kavrayışına göre daraltarak çalışır. En kuşatıcı nazarlar bile bu hataya düşmekten kurtulamaz. İsmet Özel vb. tartışmalı isimlerin ele alınışındaki sorun sınırlardan, çerçevelerden, kesitlerden değil bunlardan varılan hükümlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanıyor. Parçalı yaklaşımdan küllî bir hüküm çıkarılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Kişi zeminini, dolayısıyla kendini biliyor ve bunların tabii neticesi olarak bir hüküm veriyorsa, hükmü hatalı bile olsa saygındır, irapta (kültürde) mahalli vardır. Bir meseleyi tecriden de olsa kavramaya çalışmanın kıymet-i harbiyesi vardır. Ne var ki tecrid safhasındaki insanlar kestirip atmacılığıyla, radikal/reddiyeci veya muhayyel/ütopyacı uçlara savrulmalarıyla, yani çoğu zaman istikamet üzre olamayışlarıyla bilinir. Kişi kavrayışını zeminine uygun biçimde genişletemediğinde ve zeminini kavrayışına uydurup daraltamadığında önünde iki yol kalır: isyan veya teslim.

İnsanın kavrayışı “isyan veya teslim” noktasına varmadan gelişemiyor. İşler “isyan veya teslim” raddesine vardığında yapılacak şey kendimizi ikisinden birinin kollarına bırakıvermek değil; tam tersine bir yükselişin, bir imkânın eşiğinde olduğumuzu fark etmektir. İsyanda teslimiyet, teslimiyette isyan sırrının gizlendiğini bilmeliyiz. Buna “tefrid” safhası adını veriyoruz. Kişinin kullardan bir kul olduğunu fakat bir yönüyle biricik olduğunu aynı anda kavramasıdır tefrid. Bu sözde esasen ne bir kıyas ne bir ikilik vardır fakat durum başka şekilde de ifade edilememektedir. Hakikatin sadece Muhammed aleyhisselama ümmet olunarak öğrenilebileceğini ikrar edişimiz ile hakikat karşısında yapayalnız bir ferd olduğumuzu, tabiri caizse her koyunun kendi bacağından asılacağını idrak edişimizi bir arada ifade etmiş oluruz, hepsi bu. Böylesi tefridî kavrayışa ulaşan Müslüman kaçınılmaz biçimde din kardeşleriyle de bazı fikir ve tutum ayrılıkları yaşayacaktır. Hatta tefrid safhasına varmış başka Müslümanlarla da arasına mesafe girebilir. Burada da esasen bir kıyas veya ikilik yoktur. Tarih boyunca uzlete çekilen veya taşraya sürülen sufiler halk içre ikilik olmasın diye göç etmiştir, bunu anlamamız çok mühim. Müslüman toplumunda ikilik demek iki taraftan birinin artık Müslüman olmadığı imasını güçlendirecek, nifak çıkaracaktır çünkü. Tefridî kavrayışa ulaşan kişi sırtındaki çifte yükün (katmanlı kavrayışın) hakkını verebilmek için Müslüman kardeşlerinin gönlünü kırmayacağı, onların ruh bütünlüklerine zarar vermeyeceği ve elbette kendi insicamını da koruyacağı bir mevkie çekilir. Çekilir ama kopmaz. İki katlı yükün yüklediği mesuliyetle konuşmaya ve eylemeye “oradan” devam eder. Ta ki Müslümanlar onu anlayıp imam olarak aralarına davet edinceye yahut iki taraf da bu hâl üzre ölüp gidinceye kadar.

Meseleyi ferdî plandan alıp tarih ölçeğine yansıttığımızda da durum değişmez. “İnsanlık ailesi”nin kimi ferdleri diğerlerine çeşitli açılardan galebe çalmıştır, çalacaktır. Genel tarih anlatısının omurgasını “ferdiyetini ispat etmiş milletler”in aksiyonu teşkil eder, başsız kitleler değil. Tecridî (İbranîlik, Katoliklik, Sünnîlik…) kavrayışının homojen özünü münferid ve müşahhas biçimlerde ortaya koyma iradesi gösteren her millet tarihe mâl olmuştur. Tecridî kabulleri eklektik ve bulanık (Paganlık, Evanjelizm, Siyonizm, Şia) olan milletler ise tarihsel bir karakter olmaya yaklaşamamış, bölücü ve bölgeci politika izledikleri için tahripkâr ve kısa ömürlü olmuşlardır. İnsanlar ve milletler arasındaki büyük tartışmalar ne tecrid ne tevhid safhasında olur. Bütün çatışma tefrid safhasında, müşahhas entiteler arasında cereyan eder. Ziya Paşa “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” beyitiyle ancak laftan işe geçtiğimizde, bizde bir akıl olduğunu gösterecek işler yapmaya başladığımızda tefridî kavrayışın gereğini yerine getirebileceğimizi ifade etmiş gibidir. İşte “kâfirle çatışmayı göze almak” tecridle (mümin-kâfir, helâl-haram…) başlayan Müslümanlığımızın tefrid (Türk-Amerikan…) safhasını idrak etmesi anlamına gelir. Bir kararlılık ve hazır bulunuş hâlidir bu. Göze aldığı işi yerine getirmeye Türkün gücü yeter veya yetmez, bu ayrı bir konudur. 

Mücerreden baktığınızda Müslümanlıktan başka bir isme ihtiyaç duymayız. Türklük, bu mutlak ve mücerred dairenin içinde bir belirlilik, münferid bir oluş, müşahhas bir kıvamlanış olarak anlaşılmalıdır. Türklük Müslümanlığa bir şey katamaz, öte yandan Müslümanlar Türklük sıfatı vesilesiyle gayrimüslimler karşısında müşahhas bir karakter sergilemenin avantajını kullanabilir. Tecridî kavrayışımız ancak tefridin sağladığı biyo-kültürel ve sosyo-politik zırhı kuşanarak varlık ve tarih sahnesine çıkabilir. Ete kemiğe bürünüp Yûnus diye görünmek gibidir bu. Yûnus var olmasa da Müslümanlık (hakikat) var olacaktır, ne ki Yûnus gibilerin varlığıyla Müslümanlığın “görünürlüğü” inkâr edilemez bir somutluk kazanır. Üstelik hakikatin bir de “Yûnusca” terennüm edilmesinin yolu açılır. Müslümanın galebe çalması için kâfir karşısında “ete kemiğe bürünüp görünmesi” her zaman yeterli olmuştur. Son iki yüz yıldır mağlup oluşumuzun hıncını mücerreden sinemizde taşıdığımız Müslümanlıktan çıkarmak isteyen çok kimseler oldu. Öyle ki münafıklar ve mürtedlerin propagandasına kanıp modernist fikriyattan etkilenen Müslümanlar da zaman zaman bu hataya düştüler. Mekkî âyetlerle iktifa etmeyi önerenler bile oldu. Hâlbuki İslâm özü itibariyle galiptir. Türk “mücerreden her zaman ve mekânda galib oluş”u gövdesinde cisimleştirmiş bir pehlivan hüviyetiyle meydana çıkardığında kâfirler güreşmeden çil yavrusu gibi dağılacaktır. Bu kadar!

Kendi adıma şairi hangi zaviyeden anlamaya çalıştığımı, size de ancak bunu teklif edebileceğimi açıkça ortaya koydum sanırım. Bu noktadan itibaren söylenecekler hem benim açımdan zaiddir hem de meseleyi tecrid planında tartışmak isteyenlerin işine gelen türde şeylerdir. Yine de özet geçmek gerekirse: 

İsmet Özel, Türkiye’nin uzun ve fay çöküntüleriyle dolu yürüyüşüne paralel olarak yazmış ve yaşamış biri. Yolun uzun ve hasarlı oluşu şairi bütüncül bir nazarla (“aynı adam”) değerlendirmeyi her geçen gün zorlaştırıyor. Bildiğiniz gibi 60’lı yılların anlatılarında şair cesareti, idealizmi ve kabiliyetiyle öne çıkıyor. Sosyalistlerin ve Nâzım Hikmet’in vârisi gözüyle bakılıyor kendisine. Bugün devlet yöneten 70-90 kuşağının İslâmcı okurları onu Üç Mesele, Tahrir Vazifeleri, Zor Zamanda Konuşmak, Taşları Yemek Yasak, Waldo, Cuma Mektupları gibi deneme ve makalelerinden tanıyor. O nesillerin gözündeki İsmet Özel “kendisine karşı boynu kıldan ince olunan bir ağabey ve duayen”dir. 2000 sonrasındaki Cuma Mektupları’yla, Henry’yle ve özellikle İstiklâl Marşı Derneği süreciyle başlayan kitap serilerinden tanıyanların gözünde ise şair tavizsiz ve onurlu muhaliflikle(!) yetinmeyip “işi düşmanlığa vardırmış bir çılgın”a dönüşüverir. Bunlara bir de şairi son 10 yıldır sosyal medyada yayılan ses-görüntü-metin kırpıntıları üzerinden tanıyanları(!) ekleyin… Şiirde de kaderi aynıdır. Şairin 74 sonrası şiirlerini şiir saymayan veya 74 öncesi şiirlerini sevmediğini/anlamadığını söyleyen birçok Erbain okuru tanıdık. Erbain’i bütünüyle benimseyip Bir Yusuf Masalı’nı yadırgayanları gördük. Bir Yusuf Masalı’na "İsmet Özel’in solculuktan tövbesidir.” diyenleri işittik. Erbain ile Bir Yusuf Masalı neyse de Of Not Being a Jew’ü keşke hiç yazmasaydı diyenleri de. Daha enteresanı, gözünü sadece “Jew” ile açıp evveliyatını okumamış genç nesilleri. Hele bunların arasındaki geçiş noktalarından haberdar olmayanları hangi kategoriye koymalı hiç bilemiyorum… Siyasî tezleri de fikir ve sanat dünyasındaki keşmekeşten payını alıyor. 2000’lerden itibaren siyasi tezlerinin ulusalcılığa, solculuğa, muhafazakârlığa, ittihatçılığa payanda yapılmaya çalışıldığını; operasyonel kabiliyeti yüksek kişi ve grupların onun tezleri üzerinden kendilerini doğrulatmaya, genç takipçiler toplamaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Özellikle 30 yaş altı okurun zihni bu gibi algısal parçalanmışlıklardan ciddi zarar görüyor, genç okur İsmet Özel’in işaret ettiği ufka ulaşamadan çeşitli burgaçların etki alanına kapılıp gidiyor. Görüldüğü gibi neresinden tutarsak tutalım “aynı adam” iddiasını destekleyecek deliller bulmakta zorlanıyoruz. Yine de görüntü sizi yanıltmasın: İsmet Özel’e derinlikten yoksun, yavanın yavanı “truist” şamatacılıkla veya siyasal sorumluluktan, sınıf bilincinden mahrum “obscurantist” boğuntuyla yaklaşanlar “aynı adam”ın izini süremeyecektir.

“Tecrid” safhasındaki okur şairin kendilerine söylediklerine göre, yani lafızlar üzerinden hüküm verir. “Tefrid” safhasındaki okurlar şairin fikirlerinin kendilerine ne verdiğine, yani karakter gelişimleri üzerindeki tesirlerine bakarak hüküm verir. Öyle ki bir yerden sonra şaire değil kendilerine bakarak hüküm verir hâle gelirler. Demek ki söz ile tecrübe ediş arasındaki mesafeyi yine sözle (tecridî argümanlarla) aşmak mümkün değildir. Öyle olsaydı “kişisel (münferid) tecrübe”nin teorik genellemeler karşısında anlamı kalır mıydı? İsmet Özel tartışmasını harlayan ama bir neticeye bağlanamamasına sebep olan bu kan/zemin uyuşmazlığıdır. Şairin teklifleri ve tenkitleri ancak onları bir yaşama düsturu edindiğinizde özünü size açan, daha önemlisi sinenizde sakladıklarınızı size açan bir kimyaya sahiptir. Elbette kimse bir başkasıyla bu türden bir ilişki kurmak mecburiyetinde değil. İşin bu ciheti “teklif sırrı”yla alakalı. Tecridîler kendi iradelerini korumak için şairin teklifini geri çevirmeleri gerektiğini düşünür. Tefridîler ise şairin teklifinin tekellüf de getirdiğini görür ama gerçek özgürleşmenin ancak mükellefiyetlerini yerine getirmekten geçtiğini bilir.

Birçok vesileyle söylemişimdir, tekrar edeyim: İsmet Özel’in teklifleri en temelde ahlâkî bir tutumun uzantısıdır. Bu yüzden onun fikirleri siyasetin, estetiğin, felsefenin ve ilahiyatın yerleşik kavramlarıyla, tanımlarıyla, ekolleriyle, ideolojileriyle ve doktrinleriyle yerli yerince kavranamaz. Onu, fikirlerini mufassalan bildiğinizde değil fikirlerinin üzerinde durduğu ahlâkî zemine yakınlık duyduğunuzda anlamanız mümkündür. Yoksa tarihsel ve siyasal hadiselerden bahsederken neden birdenbire meleklerden bahis açtığı, sizin tabirinizle irrasyonel alana geçtiği anlaşılamaz. Çoğunuzun bunu “bilgisinin yetmediği yerde işi edebiyata dökmek” olarak gördüğünün farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, “zemin”lerimiz farklı. Onun “Yazarak cihad ettiğimi düşünmüyorum ama yazdıklarımı ibadetimden ayrı tutmaya gönlüm razı değil.” deyişi benim açımdan bütün meseleyi yerli yerine oturtmuştur. Ahlâkî bir sorumluluk ve gönülden bir boyun eğiş… Arada kalan boşlukları ya şeytanlar dolduracak ya da melekler.

“İşte bu birbirini tutmaz parçalar arasındaki insicamı sağlayan; varoluşumuzla konumuz arasındaki gerginliği istikrara dönüştüren meleklerdir.
Melekler olmasaydı estetik arayışımız bizi sadece cinayete sürükler, bütün bildiklerimiz ise vahşetimizi Pek daha ilerilere sürükler
İş bitiricilik damgasını da ona ekler
Tir tir titreyişimizi ortadan iki kutba böler
İrdi der erdi der ardı dar ordu dur boğum boğum
Pekiştirirdi.”

Muhammed SARI (7 Şaban 1447 - 25 Ocak 2026)

İRFANA HAVALE EDİLMİŞ BİR BAHİS

İsmet Özel’in geçtiğimiz haftalarda yayınladığı yazısının son cümlesi birkaç gündür aklımda dönüp duruyor: “Birer teşhirci olarak yaşadık ve yaşıyoruz.” Ağır, korkutucu bir hüküm! Asıl korkutucu olan, ciddi bir Müslüman tarafından yöneltilen böylesi ithamlar karşısında içimizde bir endişe dalgasının kabarmamasıdır. Biliyoruz ki çağımızda eleştiriyi savuşturmanın en yaygın biçimi umursamazlıktır. Kimimiz de benim abdestimden şüphem yok deyip savunmaya geçebilir, ki buna da alışığız. Hâlbuki namuslu insanların tek derdi eleştirel yaklaşımlarıyla bize ayna tutabilmektir. Çoğumuz ham ruhlu olduğumuzdan yüzümüze ayna tutana umursamazlık veya sertlikle mukabele ederiz. Kendi aynamıza tutkunluğumuz, aynamızda görünenlere tutuluşumuz sebebiyle. 

Teşhirci bir topluma dönüştüysek bu biraz da “görsel çağ” adını kabullenmenin kaçınılmaz sonucudur. Fakat teşhircilik, bugünkü sefih hayatın çerçevesini oluşturan çizginin olsa olsa bitiş noktası sayılabilir. Çerçevenin başlangıç noktasında tecessüs hastalığı vardır bana kalırsa. Toplumun dokusunun tecessüsle gevşetilip teşhircilikle delik deşik edilişine başta genç nüfus olmak üzere toplumun tüm katmanlarında şahit oluyoruz. Buna mukabil, tecessüsü henüz dürtüyken terbiye edebilecek ailevî iklim daraldıkça daralıyor. Teşhiri kınayacak sosyal yaptırım ise zaten varla yok arasında. Helâlin ötesindeki ahlâk ufku işaret edilemeyince, haramın berisine hukuk çizgisi çekilemeyince insanın serkeşliğine nihayet vermek zor.

İnsan ilişkileri tecessüs ve teşhirden arındığı nispette güvendedir. Karşımızdakinden onda olmayanı bekleme aldanışı ve bizde olmayanı karşımızdakine varmış gibi sunma aldatışı toplumsal varoluşu ayakta tutan güven zeminini çökertir. Tecessüs-teşhir döngüsüne kapılanın gerçeklik algısı bozulur, hayatı kendisi ve başkaları için bir sanrılar cehennemine çevirir. Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak kişiyi cennetlik yapar mı bilinmez, ancak dünyanın cehenneme dönüşmesinin önündeki engellerden biri de böyle insanlardır. Etrafına yalan yaymamak ve etraftan yayılan yalanlara kendini kaptırmamak… Hayrın cümle kapısı bu olsa gerek. 

Tecessüs görmenin azdırılması, teşhir görünmenin yozdurulmasıdır. Tecessüs, kişinin gözlerini diktiği şeyden bağımsız olarak, adeta kendi içinden tetiklenmesidir. Bir kez tetiklenmişse odağına aldığı nesnenin gerçekten meraka değer olup olmadığı onun için önemsizleşir. Bedeli ne olursa olsun merakını gidermeli, kaşıntısını dindirmelidir. Teşhirci ise kaşıntısını başkalarına bulaştırmak suretiyle tatmin olur. Etrafında hayranlık, ilgi; açlık, mahrumiyet duyguları uyandırarak. Ama teşhirciler de tıpkı tecessüs hastaları gibi başlarına neyi musallat edip etmeyeceklerine bakmaksızın kalkışır bu işe. Teşhircilerin ve tecessüs hastalarının ahlâkî ve hukukî yargı melekeleri dumura uğramış yahut bu melekeleri zaten hiç gelişmemiştir. Ne var ki hukukta “suç olduğunu bilmiyordum” savunması -istisnalar dışında- işe yaramaz. Aklını kaybetmemiş her toplumda tetiklenene saldırganlığından, tetikleyene azmettiriciliğinden hesap sorulur. Öncelikle hangisine ve ne derece yaptırım uygulanması gerektiği hukuk felsefesinin eski tartışmalarından biridir. Tartışmaya kapalı olan, iki davranışa da yaptırım uygulanması gerekliliğidir.

Tecessüsünü kontrol etmeyi öğrenememiş, teşhirciliğin çirkinliğini idrak edememiş insanların en büyük sorunu sınırlarla ve özel alanlarladır. Çizgiyi aşma, kuralı çiğneme, mahremiyeti ihlâl etme eğilimleri sebebiyle özel ve kamusal hayata karşı potansiyel tehdittirler. Ast-üst ilişkilerinde de eşitler arası ilişkilerde de o ilişkinin doğası gereği bulunan çizgilere riayet etmezler. Belki ihtiyatlı davranıp “edemezler” demek lazım. Çünkü bu gibi sınır ihlâli sorunları -ister sinsice ister zorbaca ihlâller olsun- bir yönüyle muhakkak kişinin çocukluktan getirdiği şeylere dayanır. Somuttan soyut işlemlere geçiş çağında düzeltilemeyen arızalar; amaç-araç ayrımı yapamamaktan kaynaklı muhakeme hataları; koruma (sevme) duygusunun gelişmemesinden, korunma (sevilme) ihtiyacının dengeli veya hiç karşılanmamasından doğan ruhsal boşluklar “nesnesiz, ilkesiz ve doyumsuz” insan profilleri doğurduğu öteden beri biliniyor. Çocukluk ve ergenlik çağında aile ve sosyal çevre içinde halledilmesi gereken marazalar yetişkinlikte karşımıza toplumsal kangrenler olarak çıkıyor. Ebeveynlerin “Az verme hırsız edersin, çok verme arsız edersin.” şeklinde ikaz edilmeleri bundan. 

Ast-üst ilişkisinde tecessüs ve teşhirin yaptırıma konu olması nispeten kolaydır. Asıl zorluk eşitler arasındaki, bilhassa eşler arasındaki perdelerin yırtılmaması hususunda yaşanır. Erkeğin bakmaya/görmeye, kadının bakılmaya/görünmeye olan tabii eğilimi sebebiyle yaşadıkları iç çatışma gecikmiş hukukî yaptırımlarla değil, erken ve yapıcı ahlâkî yönlendirmelerle dindirilebilir. “nesnelerle ilişkisinde dizginleri elinde tutamayan, ilkeli hayatın bedelini ödeyemeye niyeti olmayan, doyumu araç değil amaç belleyen” insanların evliliği cehennemden farksızdır. Kadının şöhreti sevdiğine “görünmek”ledir, ki teşhir ile şöhret aynı kökten türemiş kelimelerdir. Ancak bir kadın bununla kalmayıp erkeğin de içinde hiçbir karanlık nokta kalmayacak biçimde kendine açılmasını istediğinde sınır ihlâli yapmış olur. Erkeği “açabildiği kadar açmak”la doğru bir iş yaptığını zanneder kadınlar. Hâlbuki erkeğin kendine mahsus bir karanlığı hep olacaktır ve olmalıdır. Bakmaya/görmeye eğilimli yaratılan erkeklerin yozlaşmaları ise tecessüslerini casusluğa vardırmalarıyla başlar. Araştırma, bilme, kavrama, kuşatma kabiliyetlerini kötüye kullanıp sistematik baskıya dönüştürerek kadını “kapatabildiği kadar kapatma”ya yönelen erkek sınırı aşmıştır. Kadının kendine mahsus ışığını söndürmek marifet değil. “Tam açıklık” ifratı erkeğin kabuğunu çatlattıktan, ”tam kapalılık” tefriti kadının özünü çürüttükten sonra tecessüsün ve teşhirin önü alınamaz.

Bahsin bu noktasında, gençken işittiğim ve beni “nesnesiz, ilkesiz, doyumsuz” biri olmaktan kurtardığına inandığım küçük bir menkıbeyi nakletmek ve menkıbenin tefsirini sizin irfanınıza havale etmek en doğrusu olacak sanıyorum: 

Dervişin birinin, hem de beşine beş katıp namaz kılan dervişin birinin içine bir gün bir kurt düşmüş. Şöyle geçirmiş içinden: “Elli senedir, günde beş kez yüzümü döndüğüm şu Kâbe’nin içinde ne var acaba?! Şekli mikab, nikabı kara, bunları herkes biliyor. İyi amma içinde ne var? Allah’ın evi dediklerine göre...” Gel zaman git zaman içine düşen bu kurt dervişi perişan etmiş. Zavallı yemeden içmeden kesilmiş, başka birşeycik düşünemez hatta namaz dahi kılamaz olmuş. Hastalığı cinnet raddelerine varmış. Ahbabı vaktiyle halim selim yaşayan bu dervişin hâlini mecburen zamanın büyüklerinden birine arz etmişler, şeyh efendinin birinden bu zavallıya nasihat etmesini, derdine bir çare bulmasını rica etmişler. Şeyh efendi huzuruna getirilen dervişe derdini sormuş, anlattıklarını uzun uzun dinlemiş, sorularına tane tane cevaplar vermiş ve üzerine çöken bu vesvesenin nihayet bir imtihan olduğunu haber vermiş. Fakat bakmış ki derviş söz dinleyecek hâlde değildir ve yalvarıp yakarışı iç parçalamaktadır. Çaresiz ayağa kalkmış şeyh efendi ve “Peki,” demiş “gir koluma da Kâbe’ye gidelim… Kendi gözlerinle gör, içinde ne var, ne yok!” Şeyh efendi tayy-ı mekân ile dervişi bir nefeste Kâbe’nin kapısına uçuruvermiş. Beytullah’ın mübarek kapısını açıp birlikte içeri girmişler. Şeyh efendide sükûnet, dervişte dehşet… Heyecanını yendikçe dervişin gözleri etrafı seçmeye başlamış. İyice ayılınca bir de bakmış ki Kâbe’nin içi bomboş! Sadece tavanı tutan kupkuru direkler var… Derviş bir süre nutku tutuk vaziyette bu beklenmedik manzarayı seyretmiş. “İşte,” demiş şeyh efendi “gönlün oldu mu?”. “Oldu efendim…” demiş derviş donuk bir sesle. Öyleyse dönüş vaktidir deyip yine tayy-ı mekân ederek bir nefeste beldelerine avdet etmişler… Usuldendir, büyükler kapılarına bir kez bile uğramış olanların hatırını sormaya devam eder, seyrini takip ederlermiş. Hadisenin üzerinden bir zaman geçtikten sonra şeyh efendi de dervişi sordurmuş. Dediklerine göre artık adamcağızın sesi soluğu çıkmıyormuş, hatta gündüzleri onu çarşı pazarda gören de yokmuş. Emrederseniz huzura getirelim diyenlere ses etmemiş şeyh efendi, beklemeye koyulmuş. Ama tevafuk bu ya, şehirden dergâha döndüğü akşamın birinde şeyh efendi bizim dervişe rastlayıvermiş. Ama ne rastlayış! Meğer derviş üstü başı lime lime, çırçıplak baldırı bacağı, elinde şarap çanağı, bağıra çağıra şathiyeler söyleyerek, açık saçık beyitler okuyarak demleniyormuş sokaklarda. Yetmiyormuş gibi, geçenlerin nefret dolu nazarlarına galiz sözlerle mukabele ediyormuş. Şeyh efendi önce yanına yaklaşıp tanışlık vermek istemiş; fakat sonra ne düşünmüşse düşünmüş, vazgeçmiş konuşmaktan. Dervişe görünmeden sessizce dönmüş dergâhına.

Muhammed SARI (29 Recep 1447 - 18 Ocak 2026)

YOLCUNUN MİTOLOJİSİNDEN HANCININ PEDAGOJİSİNE

“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir”
Sezai Karakoç

“Babam ve Oğlum” filminin çokça parodisi yapılan meşhur repliği bana bir başka manalı gelmiştir. Duygulanımı bakımından değil elbette; aksine oldukça rahatsız edici bir taraf bulurum böyle sahnelerde. Duyguların hoyratça sağılmaya çalışılmasını sanatın düşük, kolaycı formu kabul ediyorum. Ben o repliğin çağrıştırdıklarıyla ilgiliyim daha çok. İlgim “Ona bir oda ver…” cümlesinde yoğunlaşıyor. Eve dönebilmek veya döndüğünde bir ev bulabilmek… İşte bütün mesele bu! Evet, Shakespeare hazretlerine katılmıyorum. İnsanın “olmak”ı iyi kötü tanıyabilmesine mukabil “olmamak”ı tahayyül ve tasavvur dahi edemeyeceğini; dolayısıyla insanı insan yapan cevherin olmak-olmamak ekseninde bulunamayacağını düşünüyorum. İnsanı insan kılan cevher; kalmak ile gitmek, gitmek ile dönmemek, dönmek ile bulamamak arasında aranmalıdır. Filmin adı da farkında olmadan bunu imliyor: Babası ve oğlu olan “biri”, ikisinin arasında kalan “biri”, bir babası ve bir oğlu olduğu için var olabilen “biri” var başrolde. Başrolde ama arada. Biri ama kayıp.

“Eve dönüş” gerçekten de insan tekinin ve insanlık macerasının en çetrefilli, en iç kanatıcı temalarından biri. Yolcu çoğu kez kendine bile itiraf edemez ama en gizli arzusunun dönüp dolaşıp başını sokacak sıcak bir yuva, müşfik bir kucak bulmaktan ibaret olduğunu ince bir sızı hâlinde duyar. Hayat maceramızda firak ile özlem, nefret ile aşk birbirini tamamlar. “Kahramanın yolculuğu” denen çevrimi tamamlayan, yolculukları anlamlı kılan da “eve dönüş” fikridir. Bu yüzden evvela edebiyat ve sanatın, zaman içinde ise tarih, coğrafya ve politikanın değişmez arketipi olmuştur. Epik olana hayranlığımız nazarlarımızı “yol”a, dramatik olana düşkünlüğümüz dikkatimizi “dönüş” safhasına odaklar. Kültürel çerçevemizi de derinden belirleyen bu eğilimler “evden çıkış”ı ve daha önemlisi “evde oluş”u ihmal etmemize sebep olur. Gerçi “evden çıkış” evin tabii bir parçası olmaktan çok, yolculuğun ilk adımı sayılabilir; bu sebeple bir evi onun çıkışına veya ondan çıkışa bakarak doğru anlayamayız. Evi, daha doğrusu “evde oluş”u ancak orada bulunanlar ve aralarında olup bitenler üzerinden anlayabiliriz. Ne var ki eskiye göre dikkati dağılmış, aklı çelinmiş, “gözü dışarıda” bir toplum sayılırız. “Evde oluş”u anlamak konusunda her geçen gün irtifa kaybediyoruz. “Didar-ı hürriyet” balkona çıkıp yüzünü ağyara göstereli beri “ev” fikri bizde bir kâbus, bir mahbes, bir hafakan çağrışımı uyandırıyor.

“Eve dönüş” ne kadar popüler ve istismar edilmiş bir tema ise “evde oluş” bir o kadar bakir ve göz ardı edilmiş bir konu. “Eve dönüş” retoriği poetika ve politikayı asırlarca ayakta tuttu. Poetik ve politik nazariyatçılar elbette “ev” üzerine de birçok tasarı ortaya attı fakat bunu hiçbir zaman aslî uğraş saydıkları söylenemez. Estetikçi ve pragmatik nazariyeler “ev” denen “yapı” ile meşgul olmuş; onu güzellik-fayda, form-işlev, zanaat-malzeme, konum-çevre gibi somut parametreler üzerinden ele almıştır. Bu yönüyle ortaya çok zengin bir literatür konulmuş. Evsizlik, aylaklık, göçebelik gibi modern bireyi ve hayatı şekillendiren kavramlar da ev yahut mekân üzerine daha çok düşünmeyi beraberinde getirmiştir. Fakat modernlik, “ev” gibi durağan görünen değer setleri üzerinden değil, beklendiği gibi “akışkanlık” ilkesi üzerinden ilerlediği için mekân üzerine üretilen düşünceler teorik düzeyde kalmış; kimi anti-modern mimari yapılar fantastik ve istisnaî denemeler olarak kayda geçmiştir. 1850’lerde Paris’in yeniden inşasıyla başlayıp 1920’lerde New York’un mega kent oluşuna kadarki dönem “kapital”istlerin neden “mülk sahibi olabileceğinin ama ev sahibi olamayacağı”nın ispatı olarak okunabilir. 

Sanat ve siyaset “eve dönüş” hikâyesini sata sata bitirememiş ama eve dair dişe dokunur şeyler söyleyememiş. Öyleyse “evde oluş”u hangi zeminde ele almak gerekir? Hemen söyleyelim ki “evde oluş” özünde felsefeyi, daha özelde ahlâk felsefesini ilgilendirir. “Temeller”le ilgilenmeyi “ilkler”i sorgulamayı dert edinmiş felsefe ve ahlâk alanına taşımak, o zeminde tartışmak gerekir. “Evde oluş” mimarinin konusu değildir. Paris-Londra-Amsterdam-Berlin-New York hattındaki yapı ağına ve yapım mantığına bakarsanız bunu hemen fark edebilirsiniz. Batılı kapitallerin hepsi sayısız iç mekân seçeneğine rağmen dışlaşma ilkesine dayanarak kurgulanmıştır. Modernliğin simgesi olmuş bütün kapitallerde yapılar sizi dışarı kusar, dışlaşmaya zorlar. İç mekâna girmek ile “mekân tarafından içerilmek, mekânı içselleştirebilmek” bambaşka şeylerdir. Modern yapılarda “görece iç”i “görece dış”tan ayıran bölmeler vardır sadece. Mimar size bir “dış” verebilir ama “iç” yapamaz. Batı’da “yapı”yı “yuva” yapan o “iç” yitirildiğinden kahramanın yolculuğu da “sonsuzluğa mahkûm” olmuştur. İşte felsefe ve/veya ahlâk bu “iç” üzerine, bu “ilk” üzerine düşünmenin yordamını araştırdığı için kıymetlidir.

Düşünmek ne kadar ferdî ve ahlâkî bir noktadan başlarsa başlasın sonunda cemiyete ve hukuka varmak zorundadır. Cemiyet ve hukuk da temelini ferde ve ahlâka dayandırmak zorundadır. “Evde oluş” bu bakımdan hem ferdî hem içtimaî bir insanlık durumunu ifade eder. Akla ilk anda tek başınalığı getirse de aslında “evde oluş”un amacı yalnızlık değil birlikteliktir. Anne babamızla, eşimiz dostumuzla, çocuğumuz torunumuzla “bir arada olma”yı başarabildiğimiz kadar ev evdir. Ve bir şeyler olacaksa bu “bir aradalık”tan olacaktır. Bilhassa çocuklarla yetişkinlerin barışçıl bir aradalığından. Çocuklar dünyayı “zamansallık” üzerinden algılamaya yatkındır, zamanın/hareketin mekânsallığını hemen hemen hiç duyumsamazlar. Mekânı duyumsadıkları an “sıkıldıkları” andır. Canı sıkılan çocuk aslında zamanı değil mekânı algılamaya başlamıştır. Geçmeyen zaman değil, mekândır. Yetişkinler ise zamanı nesneler ve mekânlar yoluyla algılar. Zamanın baskısını hissettikçe yetişkinlerin bir mekâna sığınma/hareketsiz kalma ihtiyaçları artar. Zamanı, mekânın durağan maddesiyle yavaşlatmak ister yetişkinler. Çocuklar için zaman, önlerinde uzanan devasa bir imkânlar, fırsatlar, keşifler denizidir. Yetişkinler zamanı arkalarından gelen ve kendilerini yutmak üzere olan bir sel gibi görürler. Bu zıt kutupları nötralize etmeden bağdaştıracak tek şey “içi olan ve bir aradalık sunan bir ev”dir. Dışa doğru sızdırmaz ve sağlam, içe doğru canlı ve değişken evlerdir. Hakiki evler, şehirler ve ülkeler “dışarıya doğru” değil “içeriden doğru” kurulur.

Yapıların hep toprağın üzerinde yükselen ve yayılan kısımlarını gördüğümüz için değerlendirmelerimizi de estetik ve pratik açıdan yapmaya alışığız. Bu alışkanlık her yapının bir statik hesabı üzerinde durduğu gerçeğini unutturuyor. Hiçbir yapı yukarıdan aşağıya yapılamaz, yapmak istiyorsanız “aşağıdan yukarıya” bir yol takip etmek zorundasınız. Buna rağmen bir yapının statiğine methiyeler dizildiğini, destanlar yazıldığını göremezsiniz. Önemini yalnız ehlinin anlayabileceği taşıyıcı bir sistemdir statik. Statik; durumsallığı, dışarıdan temaşa edilemeyişi ve hakkının yenilişiyle tam da “evde oluş”a tekabül eder. Statik yoksa ne evden ne oluştan bahsedilebilir. Konağı toprakta konar halde tutan da konup göçmeyi mümkün kılan da statiktir. Epiğe ve dramaya olan zaafımız statiğin yani düşüncenin sesini kıstıkça kısıyor. Maceralar dinlemek -baştan aşağı palavra olsa bile- hoşumuza gidiyor. Hepimiz hayatı Hollywoodcu tahkiye kalıplarına göre düşünüp değerlendiriyoruz çünkü. “Yolcunun mitolojisi” cazip, fakat kimse “hancının pedagojisi”ni anlamaya yanaşmıyor. Hancının olmadığı bir dünyada yolcunun hâli nice olur diye düşünenimiz yok. “Dünyada bir garip yolcu gibi ol.” nasihatinin söylenmeyip de bizim irfanımıza bırakılan tarafı yol üzerindeki konak ve durakları bilmektir.

“Evden ayrılış”ın mitolojisine tarihsel anlatılardan fazlasıyla aşinayız. “Eve dönüş”ün dramatik gerilimini ise her yetişkin hayatında bir kez yaşamıştır. Fakat “evde oluş”un pedagojisi hâlâ en zayıf yanımız. Evdekilere, bilhassa çocuğa neyi verelim ki günü gelip de evden çıktığında ona bitmez tükenmez yol azığı, bir gün evine döndüğünde ise yaralarına merhem olsun? İnsan kendine verilen terbiye neyse başkasına da ancak onu verebilir. Öyleyse: Yalana en değmeyecek bahsin para olduğunu, yalana en gelmeyecek meselenin namus olduğunu çocuklarımıza “henüz evdelerken” öğretelim. Neyin “yerine konulabilir”, neyin “yeri doldurulamaz” olduğunu evde öğrenemeyen yolda hiç öğrenemez.

Muhammed SARI (24 Recep 1447 - 13 Ocak 2026)

AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMENİN GEREĞİ

Tarihinin baştan sona vahşet sahneleriyle dolu oluşu bir yana Amerika fenomeninin, “yeni dünya” fikrinin insanlık açısından büyük önemi olduğu şüphe götürmez. Bu önem 20. yüzyıldaki makro göstergeleri tek başına değiştirebilecek güce erişmesinden değil; hiçliğin ortasında, sıfırdan bir kıta yaşamı kurmasından ileri geliyordu. Amerika’nın bir kuruluş sermayesi yoktu, bütün kıtayı sermayeleştirerek kurulabilmişti. Koloniciler bakir kıtanın kültürel mirasını reddederek işe başladılar. Tarihsizlik ve mirassızlık Amerikan zihniyetini yarınsızlığa hapsetti, ortaya sadece “şimdi ve burada”yı esas alan bir yapı çıkardı. Fakat kıtanın kendini sermayeleştirerek büyümesi sürdürülebilir olmadığından dünyaya açılması kaçınılmazdı. Henüz kendini bile bilemeyecek kadar genç bir siyasal birlik iken okyanus ötesi hâkimiyet yarışının baş aktörlüğünde buldu kendini. Amerika, yeni dünyanın yerlilerine acımadığı gibi yerleşik eski dünya aristokrasisinin de gözünün yaşına bakmadı, zalimlikte uzun bacaklı efendilerini geçti. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri denince bütün eski dünyaya el koyan müesses nizam anlaşılır. Tarihsel imparatorlukların en kırılganı olsa bile. 

Türkiye’nin bu genç irisi yapıyla ortak bir hafızası yok. ABD için Türkiye geçmişte kalmış veya geçmişten kalmış bir meseledir. Bizim için ise yarının meselesidir ABD. Hegemon güç bizi düne gömmeye yemin etmiş, biz ise tepki olarak kendimizi yarına nispet etmişiz. Bugünde yaşayanlar ile yarında yaşayanların anlaşması zor. Bugünde yaşayan, bugün için yaşayan ABD etrafına ihtiyaçlar, zaruretler, imkânsızlıklar, vakitsizlikler dayatarak egemenliğini tesis ediyor. Yarında yaşayan, yarın için yaşayan bizler ise tepeyi aştığımızda kurtuluşa ereceğimiz beklentisiyle bugün başımıza gelenleri sineye çekiyoruz. ABD dünsüzlük ve yarınsızlıktan güç alırken ona mukabele etme iddiasındaki Türkiye’nin dünden beslenememesi, bugünü rehin vermesi, yarından harcaması büyük bir hatadır. Tümzamanlı bir yaklaşım olmaksızın ABD pragmatizmiyle baş edilemez. Daima iki yol vardır: i) Madem tek ömrümüz var, öyleyse azamî kâr ve tatmin sağlayarak yaşayalım diyenlerin yolu; ii) Madem dünyaya bir kere geliyoruz, bunun dünya hayatını aşan bir anlamı olsa gerek diye düşünenlerin yolu. Hayat boyu önümüze çıkan irili ufaklı tüm yol ayrımları bu iki zihniyetin yansımasıdır. Aklımızla kalbimiz arasında kursağımız var. Batı bizi kursağımızdan yakaladığı günden beri akılsızlıkla kalpsizlik arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz.

Her tercih yeni bir imkândır. Venezuela’ya el konulması gibi hadiseler niyetlerimiz hususunda turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Kendinize şunu sorarak ilk hasar tespit raporunuzu çıkarabilirsiniz: Venezuela krizi psikolojimizi, yani karar alırken kulak verdiğimiz iç yönelimlerimizi nasıl etkiledi? Maduro’nun helikopterle “kaldırılması” içinizde boşunalık duygusu mu uyandırdı yoksa mücadele azminizi mi kamçıladı? Aradığım fırsat elime geçti mi, işte bu hiç olmadı mı, oh olsun mu yoksa bize ne mi diyorsunuz? Fertlerin eğilimleri açısından bakarsak iki değil, dört değil, belki kırk türlü eğilimden söz etmek mümkündür. Fakat politika yapıcılar ve karar alıcılar açısından baktığımızda seçenekleri ikiye indirmek gerekir. Dolayısıyla: Ya gücünüzün yettiğine diş geçirmek için nicedir beklediğiniz fırsat elinize geçmiştir yahut sıra bize de gelebilir düşüncesiyle suspus hâlde idare-i maslahat ediyorsunuzdur. Diğer deyişle: Ya “işte değer siyaseti toplumları zorbalar karşısında böyle madara eder” diyorsunuz ya da “değere dayanmayan bir siyaset kurumunun anlamsızlığı bir kez daha görüldü” diyorsunuz. Elbette iki eğilim de kendi içinde ton farklılıklarından kaynaklanan alt kollara ayrılabilir ama dünya kamuoyunda üçüncü bir ana yol olduğunu zannetmiyorum. 

Medyadaki yorumcular günlerdir uluslarası hukukun çiğnendiğinden, artık ulusların egemenlik haklarının tehdit altında olduğundan ve daha önemlisi demokrasinin darbe aldığından bahsediyorlar. Bunlar bizim için gerçekten bir anlam ifade ediyor mu, sormak lazım. Uluslarası hukuk ve ulusal egemenlik ilk günden beri (Pax Romana’dan Pax Americana’ya kadar) birbirini dışlayan kavramlar olmalarıyla bilinirler. “Uluslararası hukuk” nosyonu egemen ulusların icadıdır. Yani “uluslararası hukuk”u ırkçılıktan, sömürgecilikten ve anamalcılıktan ayrı düşünmek mümkün değildir. Batılı toplumlar güçlerini bu çelişkiyi sonuna kadar üstlenmelerine borçluyken diğer toplumların hâlâ hukuk-egemenlik-demokrasi gibi ayrımlar olduğunu düşünmesi safdilcedir. Ulusların kendi egemenlik haklarını; ırkçılık, sömürgecilik ve anamalcılığın kurumsallaştığı 19. yüzyıldan itibaren Londra ve New York’taki merkezî yapılara şu veya bu şekilde devrettiğini yeniden konuşmanın gereği var mı? Ülkelerin Federal Reserve’deki kredileri kadar meşruiyet ve egemenliğe sahip olduklarını tartışmak anlamlı mı? Küre çapındaki kültürel, ekonomik ve teknolojik entegrasyonu destekleyenlerin iş askerî ve politik dominasyona gelince itiraz etmeleri ciddiye alınır bir tutum olabilir mi? Kralın düğünü basıp yeni yılın ilk saatlerinde “ilk gece hakkı”nı istemesi Batı’nın kolektif hafızasının bir miti değil mi? 

Siyaset yorumcularının darbe aldığını söyledikleri demokrasi için de benzer çelişkiler söz konusu. Darbe alan Fransız tarzı demokrasi mi, İngiliz tarzı demokrasi mi, Amerikan tarzı demokrasi midir? Evrensel bir demokrasi tanımına ve uygulamasına rastladık mı hiç? Darbe alan Amerikan tarzı demokrasiyse bundan diyelim ki Rusya veya Çin neden şikâyetçi olsun? Şayet İngiliz tarzı demokrasi anlayışı zarar gördüyse bunun Fransızlara veya Almanlara ne gibi bir zararı var? Fena mı, kendi demokrasilerine, kendi rejimlerine daha sıkı sarılır ve iç kamuoyunda bunu propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Yok eğer demokrasi ülke içinde başka, yabancı bir ulusa karşı başka standartlar uygulamanın adıysa kınama mesajları yayınlayan Avrupalılar sadece kendilerinden menfaat umanları kandırabilirler. Çünkü bugünün ırkçı, sömürgeci ve anamalcı Amerika’sını yaratan dünün Kuzey ve Batı Avrupa mirasıdır. Demokrasi hassasiyeti (!) bizimki gibi devekuşu rejimlerle idare edilen ülkelerde hepten tiksindirici bir hâldedir. Türkiye’de demokrasi, CHP genel başkanı Özgür Özel’in AKP genel başkanı Erdoğan’a “Maduro’nun fotoğrafına iyi bak!” deyip fütursuzca parmak sallamasıdır! İngiliz muhipleriyle Amerikan esirlerinin kayıkçı kavgasıdır. “Cambaza bak”tır.

Cambaza bakmayalım. Dikkatimizi çekmesi gereken ne uluslararası hukuk ne ulusal egemenlik ne demokrasidir. Venezuela hadisesiyle darbe alan en yalın ve en otantik anlamıyla “politika” kavramıdır. “Politika yapmak” bir toplumun kendisi, bölgesi ve yerküresi adına söyleyecek sözü olması demek. Hukuktan, egemenlikten ve demokrasiden “politika yapabildiğimiz nispette” bahsedebiliriz. Dünya Savaşları’yla ortaya çıkan yeni savaş konsepti, düşman addedilen bir toplumun var olma güdüsüne, yani politika yapabilme becerisine doğrudan darbe indirmeyi amaçlar. Buna mukabil, politika yapmanın da yolları çeşitlenmiştir. Susarak veya konuşarak, eylemle veya eylemsizlikle, sıcağı sıcağına veya soğumaya bırakarak, tek başına veya işbirliği yaparak, doğrudan veya dolaylı, simetrik veya asimetrik… tarzda politika yapma iradesi gösterebilir, hatta bunları eşzamanlı biçimde uygulayıp hibrit stratejilere yönelebilirsiniz. Yeter ki isteyin! Yeter ki Venezuela’da olup bitenleri kendi ihanetlerinizi örtmenin ve haydutluklarınızı meşrulaştırmanın bir bahanesi olarak görmeyin! Yeter ki Amerika bunu ilk kez yapıyormuş gibi davranmayın! 

Amerika’yı yeniden keşfetmenin gereği yok derler. Bilakis! Türkiye’deki her seçmen, her karar alıcı, her politika yapıcı Amerika’yı her gün yeniden keşfetse yeridir. Bilmediklerini öğrenmeli, bildiklerini daha iyi bilmelidirler. Özellikle de Amerikan pragmatizmini. Amerikan pragmatizmi meşruiyetini “yapabilirlik”ten alır, ona göre “yapamayan” meşru değildir. Pragmatizme göre piçlik bir suç değildir, piç bile peydahlayamamaktır suç. Piçlik bir sonuçtur ve son-uç olmasıyla fiilî bir durumu temsil eder; yani “üzerine konuşulabilir”dir, yani “business” için asgarî de olsa zemin vardır. Piçle iş yapılabilir çünkü mevcuttur. Piçten bir prens yaratmak yarın işine daha çok gelirse Amerika bütün gücünü bunun zeminini hazırlamaya hasreder. Piçin piçliğinden mi faydalanmak istiyor? Öyleyse mevcut durumun değişmemesi, piçin piç olarak kalması için her şeyi yapar. Piçleştirmeyi ve prensleştirmeyi “politikasızlaştırmak, politikayı gereksizleştirmek” olarak tanımlayabiliriz. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar bunun endeksini takip eder, merkezin çevreyi derecelendirmesini raporlayıp dururlar. Raporların ve endekslerin kara propagandasına boyun eğenler Türkiye’nin BM, NATO, OECD, IMF, DSÖ vb. kuruluşlardan çıkmasının felaketle sonuçlanacağını söyler. Bu açık tehditle üzeri örtülen mesaj şudur: Türkiye faiz, silah kaçakçılığı, uyuşturucu, kumar, fuhuş trafiğine göz yumarsa prensliğini sürdürebilecektir. Fakat bu organizasyondan çıkmaya çalışır, akışı sekteye uğratır veya kendi adına racon kesmeye kalkarsa Dünya Sistemi tarafından adi bir suçlu muamelesi görecektir. 

Amerika her dediğini yaptırabilir mi? Bence her şey toplumların kendi sözleriyle eylemleri arasında bağ kurup kurmayacaklarına bağlı. Bütün dünyaya pompalanan beyhudelik hissine karşı politika üretme azim ve kararlılığının gösterilmesine.

Muhammed SARI (16 Recep 1447 - 5 Ocak 2026)