YOLCUNUN MİTOLOJİSİNDEN HANCININ PEDAGOJİSİNE

“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir”
Sezai Karakoç

“Babam ve Oğlum” filminin çokça parodisi yapılan meşhur repliği bana bir başka manalı gelmiştir. Duygulanımı bakımından değil elbette; aksine oldukça rahatsız edici bir taraf bulurum böyle sahnelerde. Duyguların hoyratça sağılmaya çalışılmasını sanatın düşük, kolaycı formu kabul ediyorum. Ben o repliğin çağrıştırdıklarıyla ilgiliyim daha çok. İlgim “Ona bir oda ver…” cümlesinde yoğunlaşıyor. Eve dönebilmek veya döndüğünde bir ev bulabilmek… İşte bütün mesele bu! Evet, Shakespeare hazretlerine katılmıyorum. İnsanın “olmak”ı iyi kötü tanıyabilmesine mukabil “olmamak”ı tahayyül ve tasavvur dahi edemeyeceğini; dolayısıyla insanı insan yapan cevherin olmak-olmamak ekseninde bulunamayacağını düşünüyorum. İnsanı insan kılan cevher; kalmak ile gitmek, gitmek ile dönmemek, dönmek ile bulamamak arasında aranmalıdır. Filmin adı da farkında olmadan bunu imliyor: Babası ve oğlu olan “biri”, ikisinin arasında kalan “biri”, bir babası ve bir oğlu olduğu için var olabilen “biri” var başrolde. Başrolde ama arada. Biri ama kayıp.

“Eve dönüş” gerçekten de insan tekinin ve insanlık macerasının en çetrefilli, en iç kanatıcı temalarından biri. Yolcu çoğu kez kendine bile itiraf edemez ama en gizli arzusunun dönüp dolaşıp başını sokacak sıcak bir yuva, müşfik bir kucak bulmaktan ibaret olduğunu ince bir sızı hâlinde duyar. Hayat maceramızda firak ile özlem, nefret ile aşk birbirini tamamlar. “Kahramanın yolculuğu” denen çevrimi tamamlayan, yolculukları anlamlı kılan da “eve dönüş” fikridir. Bu yüzden evvela edebiyat ve sanatın, zaman içinde ise tarih, coğrafya ve politikanın değişmez arketipi olmuştur. Epik olana hayranlığımız nazarlarımızı “yol”a, dramatik olana düşkünlüğümüz dikkatimizi “dönüş” safhasına odaklar. Kültürel çerçevemizi de derinden belirleyen bu eğilimler “evden çıkış”ı ve daha önemlisi “evde oluş”u ihmal etmemize sebep olur. Gerçi “evden çıkış” evin tabii bir parçası olmaktan çok, yolculuğun ilk adımı sayılabilir; bu sebeple bir evi onun çıkışına veya ondan çıkışa bakarak doğru anlayamayız. Evi, daha doğrusu “evde oluş”u ancak orada bulunanlar ve aralarında olup bitenler üzerinden anlayabiliriz. Ne var ki eskiye göre dikkati dağılmış, aklı çelinmiş, “gözü dışarıda” bir toplum sayılırız. “Evde oluş”u anlamak konusunda her geçen gün irtifa kaybediyoruz. “Didar-ı hürriyet” balkona çıkıp yüzünü ağyara göstereli beri “ev” fikri bizde bir kâbus, bir mahbes, bir hafakan çağrışımı uyandırıyor.

“Eve dönüş” ne kadar popüler ve istismar edilmiş bir tema ise “evde oluş” bir o kadar bakir ve göz ardı edilmiş bir konu. “Eve dönüş” retoriği poetika ve politikayı asırlarca ayakta tuttu. Poetik ve politik nazariyatçılar elbette “ev” üzerine de birçok tasarı ortaya attı fakat bunu hiçbir zaman aslî uğraş saydıkları söylenemez. Estetikçi ve pragmatik nazariyeler “ev” denen “yapı” ile meşgul olmuş; onu güzellik-fayda, form-işlev, zanaat-malzeme, konum-çevre gibi somut parametreler üzerinden ele almıştır. Bu yönüyle ortaya çok zengin bir literatür konulmuş. Evsizlik, aylaklık, göçebelik gibi modern bireyi ve hayatı şekillendiren kavramlar da ev yahut mekân üzerine daha çok düşünmeyi beraberinde getirmiştir. Fakat modernlik, “ev” gibi durağan görünen değer setleri üzerinden değil, beklendiği gibi “akışkanlık” ilkesi üzerinden ilerlediği için mekân üzerine üretilen düşünceler teorik düzeyde kalmış; kimi anti-modern mimari yapılar fantastik ve istisnaî denemeler olarak kayda geçmiştir. 1850’lerde Paris’in yeniden inşasıyla başlayıp 1920’lerde New York’un mega kent oluşuna kadarki dönem “kapital”istlerin neden “mülk sahibi olabileceğinin ama ev sahibi olamayacağı”nın ispatı olarak okunabilir. 

Sanat ve siyaset “eve dönüş” hikâyesini sata sata bitirememiş ama eve dair dişe dokunur şeyler söyleyememiş. Öyleyse “evde oluş”u hangi zeminde ele almak gerekir? Hemen söyleyelim ki “evde oluş” özünde felsefeyi, daha özelde ahlâk felsefesini ilgilendirir. “Temeller”le ilgilenmeyi “ilkler”i sorgulamayı dert edinmiş felsefe ve ahlâk alanına taşımak, o zeminde tartışmak gerekir. “Evde oluş” mimarinin konusu değildir. Paris-Londra-Amsterdam-Berlin-New York hattındaki yapı ağına ve yapım mantığına bakarsanız bunu hemen fark edebilirsiniz. Batılı kapitallerin hepsi sayısız iç mekân seçeneğine rağmen dışlaşma ilkesine dayanarak kurgulanmıştır. Modernliğin simgesi olmuş bütün kapitallerde yapılar sizi dışarı kusar, dışlaşmaya zorlar. İç mekâna girmek ile “mekân tarafından içerilmek, mekânı içselleştirebilmek” bambaşka şeylerdir. Modern yapılarda “görece iç”i “görece dış”tan ayıran bölmeler vardır sadece. Mimar size bir “dış” verebilir ama “iç” yapamaz. Batı’da “yapı”yı “yuva” yapan o “iç” yitirildiğinden kahramanın yolculuğu da “sonsuzluğa mahkûm” olmuştur. İşte felsefe ve/veya ahlâk bu “iç” üzerine, bu “ilk” üzerine düşünmenin yordamını araştırdığı için kıymetlidir.

Düşünmek ne kadar ferdî ve ahlâkî bir noktadan başlarsa başlasın sonunda cemiyete ve hukuka varmak zorundadır. Cemiyet ve hukuk da temelini ferde ve ahlâka dayandırmak zorundadır. “Evde oluş” bu bakımdan hem ferdî hem içtimaî bir insanlık durumunu ifade eder. Akla ilk anda tek başınalığı getirse de aslında “evde oluş”un amacı yalnızlık değil birlikteliktir. Anne babamızla, eşimiz dostumuzla, çocuğumuz torunumuzla “bir arada olma”yı başarabildiğimiz kadar ev evdir. Ve bir şeyler olacaksa bu “bir aradalık”tan olacaktır. Bilhassa çocuklarla yetişkinlerin barışçıl bir aradalığından. Çocuklar dünyayı “zamansallık” üzerinden algılamaya yatkındır, zamanın/hareketin mekânsallığını hemen hemen hiç duyumsamazlar. Mekânı duyumsadıkları an “sıkıldıkları” andır. Canı sıkılan çocuk aslında zamanı değil mekânı algılamaya başlamıştır. Geçmeyen zaman değil, mekândır. Yetişkinler ise zamanı nesneler ve mekânlar yoluyla algılar. Zamanın baskısını hissettikçe yetişkinlerin bir mekâna sığınma/hareketsiz kalma ihtiyaçları artar. Zamanı, mekânın durağan maddesiyle yavaşlatmak ister yetişkinler. Çocuklar için zaman, önlerinde uzanan devasa bir imkânlar, fırsatlar, keşifler denizidir. Yetişkinler zamanı arkalarından gelen ve kendilerini yutmak üzere olan bir sel gibi görürler. Bu zıt kutupları nötralize etmeden bağdaştıracak tek şey “içi olan ve bir aradalık sunan bir ev”dir. Dışa doğru sızdırmaz ve sağlam, içe doğru canlı ve değişken evlerdir. Hakiki evler, şehirler ve ülkeler “dışarıya doğru” değil “içeriden doğru” kurulur.

Yapıların hep toprağın üzerinde yükselen ve yayılan kısımlarını gördüğümüz için değerlendirmelerimizi de estetik ve pratik açıdan yapmaya alışığız. Bu alışkanlık her yapının bir statik hesabı üzerinde durduğu gerçeğini unutturuyor. Hiçbir yapı yukarıdan aşağıya yapılamaz, yapmak istiyorsanız “aşağıdan yukarıya” bir yol takip etmek zorundasınız. Buna rağmen bir yapının statiğine methiyeler dizildiğini, destanlar yazıldığını göremezsiniz. Önemini yalnız ehlinin anlayabileceği taşıyıcı bir sistemdir statik. Statik; durumsallığı, dışarıdan temaşa edilemeyişi ve hakkının yenilişiyle tam da “evde oluş”a tekabül eder. Statik yoksa ne evden ne oluştan bahsedilebilir. Konağı toprakta konar halde tutan da konup göçmeyi mümkün kılan da statiktir. Epiğe ve dramaya olan zaafımız statiğin yani düşüncenin sesini kıstıkça kısıyor. Maceralar dinlemek -baştan aşağı palavra olsa bile- hoşumuza gidiyor. Hepimiz hayatı Hollywoodcu tahkiye kalıplarına göre düşünüp değerlendiriyoruz çünkü. “Yolcunun mitolojisi” cazip, fakat kimse “hancının pedagojisi”ni anlamaya yanaşmıyor. Hancının olmadığı bir dünyada yolcunun hâli nice olur diye düşünenimiz yok. “Dünyada bir garip yolcu gibi ol.” nasihatinin söylenmeyip de bizim irfanımıza bırakılan tarafı yol üzerindeki konak ve durakları bilmektir.

“Evden ayrılış”ın mitolojisine tarihsel anlatılardan fazlasıyla aşinayız. “Eve dönüş”ün dramatik gerilimini ise her yetişkin hayatında bir kez yaşamıştır. Fakat “evde oluş”un pedagojisi hâlâ en zayıf yanımız. Evdekilere, bilhassa çocuğa neyi verelim ki günü gelip de evden çıktığında ona bitmez tükenmez yol azığı, bir gün evine döndüğünde ise yaralarına merhem olsun? İnsan kendine verilen terbiye neyse başkasına da ancak onu verebilir. Öyleyse: Yalana en değmeyecek bahsin para olduğunu, yalana en gelmeyecek meselenin namus olduğunu çocuklarımıza “henüz evdelerken” öğretelim. Neyin “yerine konulabilir”, neyin “yeri doldurulamaz” olduğunu evde öğrenemeyen yolda hiç öğrenemez.

Muhammed SARI (24 Recep 1447 - 13 Ocak 2026)