AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMENİN GEREĞİ

Tarihinin baştan sona vahşet sahneleriyle dolu oluşu bir yana Amerika fenomeninin, “yeni dünya” fikrinin insanlık açısından büyük önemi olduğu şüphe götürmez. Bu önem 20. yüzyıldaki makro göstergeleri tek başına değiştirebilecek güce erişmesinden değil; hiçliğin ortasında, sıfırdan bir kıta yaşamı kurmasından ileri geliyordu. Amerika’nın bir kuruluş sermayesi yoktu, bütün kıtayı sermayeleştirerek kurulabilmişti. Koloniciler bakir kıtanın kültürel mirasını reddederek işe başladılar. Tarihsizlik ve mirassızlık Amerikan zihniyetini yarınsızlığa hapsetti, ortaya sadece “şimdi ve burada”yı esas alan bir yapı çıkardı. Fakat kıtanın kendini sermayeleştirerek büyümesi sürdürülebilir olmadığından dünyaya açılması kaçınılmazdı. Henüz kendini bile bilemeyecek kadar genç bir siyasal birlik iken okyanus ötesi hâkimiyet yarışının baş aktörlüğünde buldu kendini. Amerika, yeni dünyanın yerlilerine acımadığı gibi yerleşik eski dünya aristokrasisinin de gözünün yaşına bakmadı, zalimlikte uzun bacaklı efendilerini geçti. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri denince bütün eski dünyaya el koyan müesses nizam anlaşılır. Tarihsel imparatorlukların en kırılganı olsa bile. 

Türkiye’nin bu genç irisi yapıyla ortak bir hafızası yok. ABD için Türkiye geçmişte kalmış veya geçmişten kalmış bir meseledir. Bizim için ise yarının meselesidir ABD. Hegemon güç bizi düne gömmeye yemin etmiş, biz ise tepki olarak kendimizi yarına nispet etmişiz. Bugünde yaşayanlar ile yarında yaşayanların anlaşması zor. Bugünde yaşayan, bugün için yaşayan ABD etrafına ihtiyaçlar, zaruretler, imkânsızlıklar, vakitsizlikler dayatarak egemenliğini tesis ediyor. Yarında yaşayan, yarın için yaşayan bizler ise tepeyi aştığımızda kurtuluşa ereceğimiz beklentisiyle bugün başımıza gelenleri sineye çekiyoruz. ABD dünsüzlük ve yarınsızlıktan güç alırken ona mukabele etme iddiasındaki Türkiye’nin dünden beslenememesi, bugünü rehin vermesi, yarından harcaması büyük bir hatadır. Tümzamanlı bir yaklaşım olmaksızın ABD pragmatizmiyle baş edilemez. Daima iki yol vardır: i) Madem tek ömrümüz var, öyleyse azamî kâr ve tatmin sağlayarak yaşayalım diyenlerin yolu; ii) Madem dünyaya bir kere geliyoruz, bunun dünya hayatını aşan bir anlamı olsa gerek diye düşünenlerin yolu. Hayat boyu önümüze çıkan irili ufaklı tüm yol ayrımları bu iki zihniyetin yansımasıdır. Aklımızla kalbimiz arasında kursağımız var. Batı bizi kursağımızdan yakaladığı günden beri akılsızlıkla kalpsizlik arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz.

Her tercih yeni bir imkândır. Venezuela’ya el konulması gibi hadiseler niyetlerimiz hususunda turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Kendinize şunu sorarak ilk hasar tespit raporunuzu çıkarabilirsiniz: Venezuela krizi psikolojimizi, yani karar alırken kulak verdiğimiz iç yönelimlerimizi nasıl etkiledi? Maduro’nun helikopterle “kaldırılması” içinizde boşunalık duygusu mu uyandırdı yoksa mücadele azminizi mi kamçıladı? Aradığım fırsat elime geçti mi, işte bu hiç olmadı mı, oh olsun mu yoksa bize ne mi diyorsunuz? Fertlerin eğilimleri açısından bakarsak iki değil, dört değil, belki kırk türlü eğilimden söz etmek mümkündür. Fakat politika yapıcılar ve karar alıcılar açısından baktığımızda seçenekleri ikiye indirmek gerekir. Dolayısıyla: Ya gücünüzün yettiğine diş geçirmek için nicedir beklediğiniz fırsat elinize geçmiştir yahut sıra bize de gelebilir düşüncesiyle suspus hâlde idare-i maslahat ediyorsunuzdur. Diğer deyişle: Ya “işte değer siyaseti toplumları zorbalar karşısında böyle madara eder” diyorsunuz ya da “değere dayanmayan bir siyaset kurumunun anlamsızlığı bir kez daha görüldü” diyorsunuz. Elbette iki eğilim de kendi içinde ton farklılıklarından kaynaklanan alt kollara ayrılabilir ama dünya kamuoyunda üçüncü bir ana yol olduğunu zannetmiyorum. 

Medyadaki yorumcular günlerdir uluslarası hukukun çiğnendiğinden, artık ulusların egemenlik haklarının tehdit altında olduğundan ve daha önemlisi demokrasinin darbe aldığından bahsediyorlar. Bunlar bizim için gerçekten bir anlam ifade ediyor mu, sormak lazım. Uluslarası hukuk ve ulusal egemenlik ilk günden beri (Pax Romana’dan Pax Americana’ya kadar) birbirini dışlayan kavramlar olmalarıyla bilinirler. “Uluslararası hukuk” nosyonu egemen ulusların icadıdır. Yani “uluslararası hukuk”u ırkçılıktan, sömürgecilikten ve anamalcılıktan ayrı düşünmek mümkün değildir. Batılı toplumlar güçlerini bu çelişkiyi sonuna kadar üstlenmelerine borçluyken diğer toplumların hâlâ hukuk-egemenlik-demokrasi gibi ayrımlar olduğunu düşünmesi safdilcedir. Ulusların kendi egemenlik haklarını; ırkçılık, sömürgecilik ve anamalcılığın kurumsallaştığı 19. yüzyıldan itibaren Londra ve New York’taki merkezî yapılara şu veya bu şekilde devrettiğini yeniden konuşmanın gereği var mı? Ülkelerin Federal Reserve’deki kredileri kadar meşruiyet ve egemenliğe sahip olduklarını tartışmak anlamlı mı? Küre çapındaki kültürel, ekonomik ve teknolojik entegrasyonu destekleyenlerin iş askerî ve politik dominasyona gelince itiraz etmeleri ciddiye alınır bir tutum olabilir mi? Kralın düğünü basıp yeni yılın ilk saatlerinde “ilk gece hakkı”nı istemesi Batı’nın kolektif hafızasının bir miti değil mi? 

Siyaset yorumcularının darbe aldığını söyledikleri demokrasi için de benzer çelişkiler söz konusu. Darbe alan Fransız tarzı demokrasi mi, İngiliz tarzı demokrasi mi, Amerikan tarzı demokrasi midir? Evrensel bir demokrasi tanımına ve uygulamasına rastladık mı hiç? Darbe alan Amerikan tarzı demokrasiyse bundan diyelim ki Rusya veya Çin neden şikâyetçi olsun? Şayet İngiliz tarzı demokrasi anlayışı zarar gördüyse bunun Fransızlara veya Almanlara ne gibi bir zararı var? Fena mı, kendi demokrasilerine, kendi rejimlerine daha sıkı sarılır ve iç kamuoyunda bunu propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Yok eğer demokrasi ülke içinde başka, yabancı bir ulusa karşı başka standartlar uygulamanın adıysa kınama mesajları yayınlayan Avrupalılar sadece kendilerinden menfaat umanları kandırabilirler. Çünkü bugünün ırkçı, sömürgeci ve anamalcı Amerika’sını yaratan dünün Kuzey ve Batı Avrupa mirasıdır. Demokrasi hassasiyeti (!) bizimki gibi devekuşu rejimlerle idare edilen ülkelerde hepten tiksindirici bir hâldedir. Türkiye’de demokrasi, CHP genel başkanı Özgür Özel’in AKP genel başkanı Erdoğan’a “Maduro’nun fotoğrafına iyi bak!” deyip fütursuzca parmak sallamasıdır! İngiliz muhipleriyle Amerikan esirlerinin kayıkçı kavgasıdır. “Cambaza bak”tır.

Cambaza bakmayalım. Dikkatimizi çekmesi gereken ne uluslararası hukuk ne ulusal egemenlik ne demokrasidir. Venezuela hadisesiyle darbe alan en yalın ve en otantik anlamıyla “politika” kavramıdır. “Politika yapmak” bir toplumun kendisi, bölgesi ve yerküresi adına söyleyecek sözü olması demek. Hukuktan, egemenlikten ve demokrasiden “politika yapabildiğimiz nispette” bahsedebiliriz. Dünya Savaşları’yla ortaya çıkan yeni savaş konsepti, düşman addedilen bir toplumun var olma güdüsüne, yani politika yapabilme becerisine doğrudan darbe indirmeyi amaçlar. Buna mukabil, politika yapmanın da yolları çeşitlenmiştir. Susarak veya konuşarak, eylemle veya eylemsizlikle, sıcağı sıcağına veya soğumaya bırakarak, tek başına veya işbirliği yaparak, doğrudan veya dolaylı, simetrik veya asimetrik… tarzda politika yapma iradesi gösterebilir, hatta bunları eşzamanlı biçimde uygulayıp hibrit stratejilere yönelebilirsiniz. Yeter ki isteyin! Yeter ki Venezuela’da olup bitenleri kendi ihanetlerinizi örtmenin ve haydutluklarınızı meşrulaştırmanın bir bahanesi olarak görmeyin! Yeter ki Amerika bunu ilk kez yapıyormuş gibi davranmayın! 

Amerika’yı yeniden keşfetmenin gereği yok derler. Bilakis! Türkiye’deki her seçmen, her karar alıcı, her politika yapıcı Amerika’yı her gün yeniden keşfetse yeridir. Bilmediklerini öğrenmeli, bildiklerini daha iyi bilmelidirler. Özellikle de Amerikan pragmatizmini. Amerikan pragmatizmi meşruiyetini “yapabilirlik”ten alır, ona göre “yapamayan” meşru değildir. Pragmatizme göre piçlik bir suç değildir, piç bile peydahlayamamaktır suç. Piçlik bir sonuçtur ve son-uç olmasıyla fiilî bir durumu temsil eder; yani “üzerine konuşulabilir”dir, yani “business” için asgarî de olsa zemin vardır. Piçle iş yapılabilir çünkü mevcuttur. Piçten bir prens yaratmak yarın işine daha çok gelirse Amerika bütün gücünü bunun zeminini hazırlamaya hasreder. Piçin piçliğinden mi faydalanmak istiyor? Öyleyse mevcut durumun değişmemesi, piçin piç olarak kalması için her şeyi yapar. Piçleştirmeyi ve prensleştirmeyi “politikasızlaştırmak, politikayı gereksizleştirmek” olarak tanımlayabiliriz. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar bunun endeksini takip eder, merkezin çevreyi derecelendirmesini raporlayıp dururlar. Raporların ve endekslerin kara propagandasına boyun eğenler Türkiye’nin BM, NATO, OECD, IMF, DSÖ vb. kuruluşlardan çıkmasının felaketle sonuçlanacağını söyler. Bu açık tehditle üzeri örtülen mesaj şudur: Türkiye faiz, silah kaçakçılığı, uyuşturucu, kumar, fuhuş trafiğine göz yumarsa prensliğini sürdürebilecektir. Fakat bu organizasyondan çıkmaya çalışır, akışı sekteye uğratır veya kendi adına racon kesmeye kalkarsa Dünya Sistemi tarafından adi bir suçlu muamelesi görecektir. 

Amerika her dediğini yaptırabilir mi? Bence her şey toplumların kendi sözleriyle eylemleri arasında bağ kurup kurmayacaklarına bağlı. Bütün dünyaya pompalanan beyhudelik hissine karşı politika üretme azim ve kararlılığının gösterilmesine.

Muhammed SARI (16 Recep 1447 - 5 Ocak 2026)