BİR SİYASÎ FABL

Geçen sene bu vakitler eski bir tanıdıkla sohbet ediyordum. “Suriye devrimi” dedikleri hadise taze olduğu için laf döndü dolaştı siyasete geldi. Kendisi ümmetin dağınıklığından, memleketin belini doğrultamadığından, Müslümanlar arasında hamiyetli insanların kalmayışından uzun uzun yakındı. Huyum değildir ama konuşmanın bir yerinde boş bulunup “İstiklâl Harbi bitmediği için böyle oluyor!” deyiverdim. Tanıdığım, bir süre yüzüme boş boş baktı ve taaccüple cevap verdi: “Senin epey aşırı fikirlerin varmış hocam.” Sonrası tatsız birkaç kelam ve yarım ağız temennilerle ayrılış… Dönüşte yol boyu düşündüm. Neden böyle oluyor? Benzer sahneleri birçok kez yaşamıştım ama aynı rahatsız edici tortuyu içimde her defasında hissetmekten kurtulamıyordum. Bir Türk’e “İstiklâl Harbi bitmedi.” diyorum, bana “Aşırılık yanlısı mısın?” diyor. Hayret edilecek bir hâl. “Aşırılık” insanda karşılığı, tarihte yeri olmayan şeydir; saman alevi gibi parlar, yakıp yıkar ve kaybolur. İnsan kendini hayatta ve tarihte tutan vakıaya “aşırılık” diyebilir mi?

Sağır ama konuşkan bir insan tipi türedi son yıllarda ve bugün çoğunluktalar diyebiliriz. Hem yakındıkları hadiseler arasındaki sebep-sonuç bağını kuramıyor hem de bağlantının gösterilmesine şüpheyle bakıyorlar. İstiklâl Harbi’ni hafife aldıkları yahut tarihte donup kalmış bir ân gibi tasavvur ettikleri için fütursuzca zihin sağlığınızla ilgili imalarda bulunabiliyorlar. Kategorize edemedikleri insanları tehlikeli ve marjinal addediyorlar. Artık her konuşmadan evvel kendimizi kalubelâdan başlayarak tanıtmak zorunda mı kalacağız? Boynumuza “Ben kimim ve söylediklerim ne manaya geliyor?” dövizi asıp sokağa öyle mi çıkalım? Yaşayışımızdan, üslûbumuzdan, kelimelerimizden, muhakememizden; olmadı jestten, mimikten; o da olmadı en azından kılık kıyafetten kim olduğumuz, neyi dert edindiğimiz açıkça belli olmuyor mu? Birbirlerini tanıyamayan insanlar dünyada olup bitenleri mi anlayacak? İnsanlar dünyadaki gelişmelerin vahâmetine ancak bir atom bombası atıldığında veya gökdelenlere uçak çarptığında uyanabiliyorsa politik olgunluk konusunda alınması gereken çok yol var demektir.

Bizde böyle de Batı toplumları farklı mı? Hayır. Bir bakıma onların hâli daha beterdir. Sınıf, mevki ve tahsil farkıyla da olsa zaten bütün kitleler aşağı yukarı böyledir. Yaygın, geçerli ve üzerinde uzlaşılmış düşüncelere göre yaşarlar. Toplumun nomosunun sembolleri olan kavram, olay ve kişileri alelusul değerlendirir ve kolayca harcayabilirler. Kitlelerin fazlasıyla uysallaştırıldığı ülkelerde mutlaka marjinal tipler de uç verir. Marjinaller felâket tellâllığından, kıyamet alâmetçiliğinden, savaş çığırtkanlığından beslenerek toplumda güya bir “karşı var oluş”u temsil eder. Modern Batı’nın tarihi bu yozlaşmayla mücadelenin, daha doğrusu yozlaşmayı kontrollü biçimde sürdürmenin tarihidir. Demokrasi uysal çoğunluk ile marjinal azınlığı, yani iki yozlaşma türünü dengede tutmanın adıdır. Her devlet bu dengeyi resmi veya sivil kişi ve kurumların desteğiyle sağlamaya çalışır. Ne var ki sanatçılar, filozoflar, din adamları resmî yetkisizlikleri sebebiyle; akademisyenler, bilim adamları, memurlar ise sivil etkisizlikleri sebebiyle demokrasi oyununa istenen katkıyı sunamamışlardır. 

Batı’da demokrasinin yozlaştırıcılığı sorununa karşı en efektif cevaplar 19. yüzyılın “devlet adamı” figürlerinden gelmiştir. Bu figürler 20. yüzyılın ortalarına kadar önemli bir fonksiyon üstlenmişti. Uysalları koyunlaştırmadan ve marjinalleri kurtlaştırmadan toplumun bir parçası kılmaya çalışmaları, yani iki tarafta da saygı ve güven uyandırmaları bakımından vazgeçilmez konumda idiler. Devletin icapları ile milletin hassasiyetlerini, kitlelerin ihtiyaçları ile bireylerin itirazlarını görebilecek bakış genişliğine sahiptiler. 60’lardan sonra ise hızlanan kapitalist sisteme mani teşkil etmeye (dinozorlaşmaya!) başladıkları görülünce dünya çapında kadro daralmasına maruz bırakılmışlardı. Daralma dalgası Türkiye’ye ulaştığında tam bir kaht-ı rical yaşandı. Cumhuriyetin kuruluşunda payı olan “devlet adamı” figürlerinin tamamı 19. yüzyıl Osmanlı aydınlanmacılığının bakıyesiydi. Bu bakıye 50’lere varamadan iç çekişmeler yüzünden büyük oranda harcanmıştı. Elde kalan “devlet adamları” da 27 Mayıs’tan sonra tamamen “Atlantik Düzeni”nin gereklerine göre mutasyona uğratıldı. Bu yeni mutant figürler etkinliklerini “ikinci cumhuriyet”ten itibaren hissettirmiş ve 90’larda nosyonun içinin tamamen boşaltılmasına yol açmıştı. “Devlet adamı” figürünün yozlaşmasıyla bir devlet ve millet arasında kaçınılmaz bir kopuş yaşandı. Dinozorların nesli tükenmişti, artık gergedanların çağı başlıyordu!

Bugün Türk devletinde görünen etkin figürlerin hiçbiri “devlet adamı” değildir, hepsi “devletin adamı”dır. Aralarındaki hayatî farka dikkat kesilmeliyiz: “Devlet adamı”nın ceberut da olsa babacan karakterinin yerini “devletin adamı” denen ruhsuz ve omurgasız bir güruh almıştır. “Devletin adamı” adamdan sayılmasını kartvizitindeki “devlet” kelimesine borçludur. “Devlet adamı” ise adamlığı herkesçe müseccel kimselerin kamu yararı için istihdamıyla teşekkül etmiş bir avuç özel karakterin sıfatıdır. Kitlelerin körkütük gidişine kritik dokunuşlarla dur deme mesuliyeti duyanlar “devlet adamları”dır. “Devletin adamı” aslında ima ettiğinden daha dar bir anlama sahiptir. O, devletin bile değil, devlet içindeki bazı adamların adamıdır, sadakati onlaradır. Tersi de doğrudur: “Devlet adamı”nın sadakati ne devlet denen soyut organizasyona ne halk denen amorf kitleyedir; “devlet adamı” ilkeye sadakat duyar, nomosa bağlıdır. “Devlet adamı” sıfatı taşıyanlar hem “İstiklâl Harbi”nin bilgisine vakıf olmak hem de “harbin bitmediği” bilincine sahip olmak zorundadır. Çünkü onu devletin uysallaştırma ve marjinalleştirme operasyonlarının bir parçası olmaktan sadece bu çiftkanatlılık koruyabilir. Yani özü itibariyle sivil karakterdedir. “Devlet adamları” bu kıldan ince, kılıçtan keskin çizgi üzerinde yürüyebilirlerse resmî sıfatlarının ima ettiğinden daha büyük bir değere kavuşur, “milletin adamı” pâyesini alırlar. Bir tür anka kuşundan bahsediyoruz, evet. 

Etrafta çiftkanatlı ve uzgörü sahibi adamlar yok veya görünmüyor. Olmaları da görünmeleri de istenmiyor zaten. Bugün gördüklerimizin çoğu gergedanca uzmanlardır. Bazıları uzmanlık alanlarına (hukuk, maliye, eğitim, sağlık, savunma, istihbarat…) hâkimiyetlerini Türk devlet idesine hâkimiyet gibi pazarlayıp kendilerini “devlet adamlığı” müessesesine (dinozorlara) mensup gibi gösterebilmektedir. Biz bu eski-yeni tartışmasında taraf değiliz, biz bu tartışma bahanesiyle kertenkeleleşmeye giden yolun açılmasından şikâyetçiyiz. Bize göre “21. yüzyıldaki küresel kültür savaşının saldırı ve savunma konseptlerinin bizi asimetrik savaşa zorladığı, bu yüzden siyaset kurumundan yetişme kadrolarla değil paranın ve popülaritenin yarattığı insanlarla iş tutmamız gerektiği” argümanı kertenkeleleşmenin önünü açmaya matuftur. Ayaktakımının baş olması ve ayakların bir daha baş sahibi olamaması için üretilmiş bir bahanedir. 

Hakikatli siyasetçiler yeniden başa geçtiğinde namuslu bürokrat, diplomat ve teknokratların, yani “devlet adamları”nın onların eli ayağı olacağına inanmak için -başta İstiklâl Harbi tecrübesi olmak üzere- yeterince sebebimiz var. Tepeden inmiş, siyaset dışı kurumlardan transfer edilmiş zoraki yöneticiler Türk siyaset kurumunu düze çıkaramadı. Bugün özel sektörden devşirme bakanlar ve besleme ajanslarla alınacak sonuç da farklı olmayacaktır. Dinozorların karşısına gergedanları koymakta da gergedanları bırakıp kertenkeleleri tercih etmekte de Türk’e yarar bir akıl göremiyorum.

Muhammed SARI (11 Recep 1447 - 31 Aralık 2025)

BİÇİMSİZLEŞMEYE KARŞI

Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlardan olmadım hiçbir zaman. Elimde ne olduğunu hiçbir zaman saklamadım ama elimi daima sakladım. Biçimsel şartlara sonuna kadar riayet ettim. Hiçbir anlamları kalmamış göründüklerinde bile! İnsanların terk ettikleri biçimlere bilhassa ve eskisinden daha büyük titizlikle riayet ettim. Neden? Çünkü içinde yaşadığımız dünya sağlam bağları, sıkı dokuları, belirgin yapıları çözüp atarak ilerleme esasına dayalı bir hâkimiyet modeliyle dönmektedir. Hemen her şekli alabileceğiniz ama aldığınız hiçbir şekli korumanıza izin vermeyecek bir düzen var dünyada. Böyle bir dünyada elimde ne olduğu bilindiği hâlde elimi saklamam sizlere gülünç gelebilir veya blöf olarak görünebilir. Bu tavrı anlayabilmeniz için hayatınızın bir döneminde, en azından bir kere, size öğretilen her şeyden şüphe ederek, kınayıcıların kınamasına aldırmadan, hür iradeyle ve kararlı adımlarla çizginin dışına çıkmış olmanız; yerçekimsiz bir atmosferde yaşamış ve bununla baş etmiş olmanız gerekiyor. Bu hissi hayatında bir kez bile tecrübe etmiş herkes blöf yapmadığımı yahut kelime oyunlarıyla akıl bulandırmaya çalışmadığımı anlayacaktır.

Hilesizliğin en büyük hile olduğunu hakkıyla öğrenene kadar koca bir ömür geçer. İnsan dünyevî ölçüler içinde hiçbir konfor sağlamayan, aksine birçok zorluk doğuran bir bilgiye ulaşıp da ne yapacak? Temel kazanç şudur: Biçimsizleşmemek! Kandırılsam bile kimseyi kandırmama irademi koruyorum. Sevaba gücüm yetmese de günahımla övünmüyorum. İbadetim noksan ise de isyankârca bir tutuma savrulmuyorum. 19. asırdan bu yana hızı ve yüksekliği hep artan enaniyet dalgalarında boğulanlar bu sözleri pasifizm olarak yaftalayacaktır. Ben onların el, bel ve dil gevşekliklerinin geride bıraktığı lekeleri aksiyonerliğin hokus pokusuyla örtmek istediklerini biliyorum. Hokus pokus yapabilmeleri için elleri onlara lazımdır. Elleri hep gözümüzün önündedir. Hatta ellerini tokalaşmak için gözümüze sokarlar ki ellerindekini göremeyelim. Lekelilik bakımından onlardan daha parlak durumda sayılmasam da onlara şunu tavsiye etmek isterim: Lekeleri örtmek yerine silelim. Bahaneye “kılıf” demiş Türkçenin pirleri. Kılıf uydurup acı gerçekleri örtmeyelim. Örtbas etmek kâfirce bir eylem olduğundan ve fâş etmek de edebe mugayir bulunduğundan akıl sahipleri için geriye tek seçenek kalıyor: İşe yeniden başlamak ama bu kez kendinden başlamak! Temizle-n-mek yani. Cihadının büyüğü. Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l-münker kişinin büyük cihadda evvela ve bilhassa kendine yönelttiği kaza oklarıdır. Kendine hayrı emreden, kendini kötülükten nehyeden bir nefsin başkalarıyla uğraşmaya mecali kalmasa gerek. Zorbaların emirlerine muhatap olmak istemiyorsan, nehyedilen bir aciz konumuna düşmek istemiyorsan kendine emir ve nehiyle kayıt vuran sen olmalısın. Meseleler bu noktada düğümleniyor. Ferdlerin macerasında da milletlerin serencamında da.

El meselesine dönersek… Elini açıkta tutup elinde ne tuttuğunu saklayan insanlar itibarlarını ellerinde tuttuklarına borçludur. Sureta eşitliğe açık fakat aslen üstünlükçüdürler. Tokalaşmak istediklerini sanırsınız ama elindekileri elinizdekilerle toka etmekten başka dertleri yoktur. Ben itibarım elimdekinden değil, bizatihi elimden gelsin isterim. Hayatıma kıymet katan, beni biçimsizleşmekten kurtaran düsturların özü özeti budur. Kıymet bizatihi elimde değilse ben elimdekinin eline düşmüşüm demektir. Elde tuttuklarımıza tutsak olduğumuzu anladığımızda bizi düze çıkaracak olan evvela elimizdekini açık etmek (vermek), ardından elimizi kapatmaktır (almamaktır). Başka deyişle: Menfaat ortaklığı ile ilke ortaklığını birbirinden dikkatlice ayırmalıyız. Elimizdekilere tutsaklığımızı görmek kendi başına bir şeydir ama sadece bir tek şeydir. Keramet elimizde tuttuklarımızda sanıyorduk; değilmiş, öğrendik. Güzel… Ancak şunu fark edemezsek mana yarım kalır, keşfe yazık olur: Keramet elimizde de değildir! Kişi kerameti kendi elinden bildiğinde eskisinden daha kötü bir batağa saplanır. Nesneye tutsaklıktan kurtuluş var ama “ene”ye tutsaklığın sonu yok. Hilesizliğin en büyük hile olduğunu öğrenmek bir ömür alır dememiz bundan. Kendimizi kendimiz yola getirebiliriz ancak. Bu da her sorgulama anında iç dünyamızın iki parça olduğu ve bu parçalardan hangisinin doğruyu hangisinin yanlışı temsil ettiğini açıkça bilmediğimiz anlamına gelir. Kim bilir, belki de hilesizlik adı altında en pis numarayı kendimize çekiyoruz! Öyle ya, başkasını kandırmakta profesyonelleşenlerin hepsi stajını kendi üzerinde yapmıştır. Hilesizlik, yani ihlâs bu sebeple insanın en büyük imtihanıdır. Çoğu kez bu iddianın altından kalkamayız; çünkü çoğumuz, işlerin önünde sonunda bizim istediğimiz şekli alacağına ve Hakk’ın bizim tarafımızı tuttuğuna duyduğumuz kesin inançla, yani kaderden alacaklı olduğumuz gizli kabulüyle hareket ederiz. Hâlâ ve daima hile peşindeyizdir! Hem de en büyüğünden! En büyük darbeyi, iradeyi Hakk’a teslim etme seremonisi esnasında yapmaya hazırlanıyoruzdur! “İhlâs” ile “iddia” kelimelerinin yan yana gelişi bile planın katıksız şeytanîliğini ispata yeter. Hâlbuki hile bilmediğimiz veya yapmadığımız veya yapamadığımız için dünyada başımıza gelmeyen kalmayabilir. Bu maliyeti göze alamadığımız, bu gerçeği kabullenemediğimiz hâlde hilesizliğin manasına vakıf olduğumuzu söylemek yalancılıktır.

Söyleyen bilmez, bilen söylemez demişler. Peki ben? Bu kadar üst perdeden lafı hilesizliğin manasına göre yaşayan bir adam olarak mı söyledim? Hâşâ! Aslâ! Kat’a! Ben olsa olsa elimdekilere tutsak olduğumu fark etmiş ve elimi açık etmiş bir adam sayılabilirim. Bunun için Âlemlerin Rabbi’ne ne kadar hamdetsem az. Benim imtihanım elimdekileri vermekle değil elimi saklamakla başladı diyebilirim. Elimdekini göstermemi insanlar tedbirsizlik olarak yorumladılar ama beni dedikodu konusu hâline getiren şey elimi saklamam oldu. Acaba insanî ilişkileri sürdürmek konusunda vefasızlık denen kötürümlükle mi malûldüm? Acaba kibir denen bulaşıcı hastalığa yakalandığım için mi elimi saklıyordum? Herkese ve her şeye el uzatmayışım zamanla uzatamayışa dönüştü, dünyayla uyumlanma becerim köreldi. Doğrusu, nefsimin bir yanı elimdekilere tutsak olduğum tasasız çocukluk günlerini mumla arıyor. Çocukça cehaletten sıyrılmanın yükü mü daha ağır, yoksa yaşlandığı hâlde bilgelikten her geçen gün uzaklaşmanın ızdırabı mı bilemiyorum. Dedim ya, şartlar ne olursa olsun biçimsel ölçülere sonuna kadar riayet etme kararındayım. İçi boş bir biçimim ben. İçi boş da olsa bir biçimim ben. Biçimim insanlara bir şeyler hatırlatacak mı? (Acaba bu son paragraftaki itirafçı ve dürüst ağızlarla en büyük hilekâr olduğumu gizlemiş olmadım mı? Daha fenası, şu son cümleyi yazarak kendimi iyice riyakâr ve şüpheli bir duruma düşürmüyor muyum?.. Olabilir... Fakat hiç değilse hilesizliğin yahut ihlâsın “konuşulabilirler” cümlesinden olmadığını göstermiş oldum.)

Muhammed SARI (4 Recep 1447 - 24 Aralık 2025)

SAGÎR MÜNACAT

ilahi, at binmem çiçek bilmem mevsimler geçer gider sormam nereye 
huzurda durmak bir bildiğim fatihanın maviyeşiliyle yıkanmak
herkesler bağıt ben bîkesim “çok şükür öleceğiz” 
rabbim, ziya osman ne kadar güzel diyor 

kim ziya osman kadar güzel rabbim diyor 
yandığım yalpaladığımdır şu ciltlerce nesri kafiyesi
şu beyaz bulutun kara gölgesi bahtı kara şu mübarek yurt
“ümitler içindeyim” diyordu rabbim onu avuttun beni de avut

1 Recep 1447

İÇİMİZDEN BİRİ

Müslüman için akaid ve ilmihâl bilgisi vazgeçilmezdir. Elementer düzeyde bile olsa her Müslümanın bu bilgileri edinmesi farzdır. Fakat bu, dinin selamlık kapısı denebilecek mevkiidir, medhaldir. Kişi bırakın kavileştirmeyi, elementer düzeydeki itikadî pozisyonunu koruyabilmek için bile bu noktada kalmamalıdır. İslam bir daire ise, söz konusu bilgiler dairenin çeperlerine tekabül eder. Sürekli dairenin merkezine, gidilebildiği kadar merkezine ilerleme mecburiyeti vardır. Ne var ki insanların çoğu bu mecburiyeti hissetmez. “Namaz hocası” kadar ilim edinen herkes o noktada kalır; dönüp ekmeğine bakar, gündelik koşturmacaya kapılır, türlü hayat gailesine dalar. İslam safhasından iman safhasına geçemez. 

İslam ne kadar geniş ise iman da o kadar özel bir bilgi alanıdır. Bana kalırsa bugün bu bilginin eşiğinde sınıf bilinci meselesi yatmaktadır. Müminler seçkin insanlar olduklarını ve seçkinliğin büyük mesuliyetler getirdiğini bilir. Müminler seçkinliğin sebep olabileceği kibir ve ucb duygularına karşı teyakkuz hâlinde olan, seçkinliğin gerektirdiği mesuliyeti yerine getirme hususunda fedakârca hareket eden insanlar topluluğudur. Müminler de müslimler gibi “namaz hocası”na tâbidir, oradaki emir ve nehiylere harfiyen uymayı şeref sayar. Bununla birlikte, “bilmek” ile “uymak”, “uymak” ile “olmak” arasında deryalar vardır ve o deryalarda gizlenen incileri çıkarma imtiyazı yalnız onlarındır. “Bilmek”in “uymak” olmadığını ve “uymak” olmaksızın “olmak”ın imkânsızlığını en iyi onlar bilir. Bu indî ve tecrübî bilgilerdir onları diğer sınıflardan ve sınıfsızlardan farklılaştıran. Bilmesinde, eylemesinde ve düşünmesinde kendi topluluğuna mahsus şartları olmayanın yahut bu şartları gözetmeyenin sınıf bilincinden söz edemeyiz. Çoğunluktan ayrı bir mevkileri ve tam da bu yüzden çoğunluğu maruf ve münker hakkında güçleri yettiğince aydınlatma vazifeleri vardır müminlerin. Mümin, İslâm’ı kavrarken başvuracağımız müşahhas ve mücerred bileşenlerin temsilidir. Bugün ne Resûl-i Ekrem’de tecelli eden hakikati bizzat görme imkânımız var ne de Müslüman kalabalıkların temsiliyetini yeterli görmek mümkün. Bugün ve kıyamete dek mebde ile meadı, ukba ile dünyayı, madde ile manayı bir arada yansıtabilecek tek odak mümindir. 

Odağımızı kaybetmiş gibiyiz. Modern çağ, Müslümanların kendi dinleriyle ilgili algılarına, onları ifrattan tefrite savurmak suretiyle ikinci bir darbe vurmuştur. Bize ilk darbeyi vuran bizdik elbette. Modernlikle karşılaşana kadarki Müslümanlık, ta Emevîlerden başlayarak devletin elinde politik bir koza, halkın dilinde ise mitolojik bir anlatılar silsilesine dönüşmüştür. İki tabaka da İslâm’ı ifrat noktasında idrak etmenin taşkın tutumunu yansıtır. Modernliğin tefritçi tesiri hem süreci tersine çevirmiş hem de iç çarpılmalara sebep olmuştur. Modern çağlarda devlet “dinlerden bir din” şeklinde yeniden kategorize ederek, “terakkiye mani menkıbeler külliyatı” damgası vurarak, tenzil-i rütbeye uğratarak İslâm’ı yolunun üzerinden kaldırmaya çalışmıştır. Halk ise hem devletin tenzil muamelesine duyduğu itiraz hem Batı dünyasının tasallutuna duyduğu kin sebebiyle İslâm’ı politik bir savunma hattı, kendi varoluş hakkının argümanlarını devşirebileceği bir tarihsel kaynak olarak görmeye başlamıştır. İlk bakışta devletin ve halkın İslâm algıları yer değiştirmiş gibidir. Halkın pozisyon alışı tarihte ilk kez hem kâfire hem kendi yöneticilerine karşı mücadeleyi gerektirmiş, yani kendi içinde ikinci bir kırılmaya sahne olmuştur. Aynı kırılma devlet içinde de gerçekleşmiş, millî menfaatleri gözeten devlet adamları ile Batılılaşma taraftarları belirgin biçimde ayrışmaya başlamıştır. Müminliğin en güzide simalarından olan Türk karakteri tarih sahnesine yeniden bu kırılgan devrede çıkmıştır. Kâfire ve onun dümen suyunda giden devletlû olsun halktan olsun birçok kimselere karşı durmuş; İslâm’ın aşkın ve tarihsel boyutlarını bir bütün olarak kabul eden resmî ve sivil bir avuç insanla tesanüd içinde olmuştur. İki yönden ve dört koldan yapılan hücuma karşı itikadî pozisyon ile politik duruşu kaynaştırarak mücadele eden bu özel karakter 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında yalnız Türk topraklarında görülmüştür.

İslâm’ı menkıbevî cihetten tanıyagelenler modernliğin fiilî istilacılığını, iktidar cihetinden tanıyagelenler modernliğin itikadî çürütücülüğünü kavramakta geciktiler. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini gördüklerinde birbirlerine ve İslâm’a saldırmaya başladılar. Tuhaf ama böyle. Birbirlerine saldırmalarıyla İslâm’a saldırmaları arasında fark yoktu. Şükür ki içlerinden bu kısırdöngüyü kıracak yolu işaret eden müminler çıktı. 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında Türk topraklarındaki bir avuç mümin “dost ve düşman ayrımı”nın nasıl yapılacağını göstermeye gayret etti. İslâm esastır diyen; halk da olsa devlet de olsa İslâm’dan ayrılanı cezaya müstehak gören; devletin sapkınlığına karşı halkı itidale, halkın azgınlığına karşı devleti adalete çağıran onlardı. Çağrıya kulak vermeyenler bir derdi bin ettiler, sorunlarını toplumsallaştırarak veya tarihselleştirerek çözme(!) yolunu seçtiler. Bugün hâlâ böyledir: “İnanç krizi” adı altında iç yaralarını etrafa neşredenler, başından beri kandırılıyormuşuz diyenler yolu baştan yanlış tutmuş, yanlışını kabullenemeyip yutkunamamış insanlardır. 

Denge… denge… denge… Aradığımız bilinmez bulunmaz bir nesne değil. Fakat onu ne Kitab’da bir formül ne tabiatta bir kanun hâlinde bulabiliriz. Evvela şuna dikkat edelim: Dengenin tecellisi ile temsili ancak aynı anda ve aynı yerde gerçekleşebilir. Temsilsiz tecelli olabileceği kabulü bizi muğlaklığa (hristiyanlığa), tecellisiz temsil olabileceği kabulü bizi sığlığa (yahudiliğe) götürür. Tecelli ve temsilin kaynaşma mediumu insandır, hususen mümindir. İtikadın teklif ettiği hakikat ve tarihin sürükleyip önümüze yığdığı zuhurat o referans noktasına bakılarak anlaşılabilir, o mihenk taşına vurularak ayıklanabilir. Âişe annemizin Resûl-i Ekrem ile Kur’ân’ın birbirine delâlet ettiğini belirtmesi bundandır. İslâm’ın özünü teorik ve pratik meselelerin cenderesine hapsetmeyecek insaflı yaklaşımı yalnız müminin yaşayışında sezeriz. Onu gökte aradığımız için “ne kadar bulunmaz biriymiş” diyoruz. Ona bir gün yerde rastladığımızda “ne kadar da içimizden biriymiş” diyeceğiz.

İnsaf... İnsaf etmek, aklın her şeyin ancak nısfını bilebileceğini baştan kabul etmek, tahkikatını bu nısf dairesinde yapabileceğini bilmektir. Değil mi ki insandır, bu bakımdan mümin de yarımdır. Mümindeki nısf, dinin yarısı böyleyse kim bilir tamamı ne kadar yücedir dedirtmeye yarar. Surete bakıp siretin mahiyetini anlamaya çalışırız. “Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm” olan Allah’ın bazen celaline bazen ikramına muhatap oluşumuz gibi. İki ismin aynı anda, aynı yerde tecelli edişini kavrayamaz insan, yalnız birini görebilir. Mümin ikisi de haktır der ve ikramı ümit eder. İnsaflı adamın ikramı da intikamı da hayırlıdır bu yüzden. İslâm’ı insaf nazarıyla tanımayanlar onun ne ikramına ne intikamına akıl erdirebilir. İkram yalan, intikam zulümdür diyorsan insafsızın birisin demektir.

Muhammed SARI (20 Cemaziyelâhir 1447 - 10 Aralık 2025) 

DİYARBAKIR SOLA KAYDI!

Haberlerde ne zaman güneydoğuyla, özellikle terörle ilgili bir haber çıksa babam Erzurum’un meczuplarından Deli Hayro’yu anar. Dediğine göre Hayro sopasını yere vura vura gezer, çarşı pazarda “Diyarbakır sola kaydı! Diyarbakır sola kaydı!” diye bağırırmış. Esnafın meczup nazarıyla baktığı bu adamcağızın 60’ların Erzurum’unda ünlediği sözde bir hikmet arayıp aramamakta hepimiz özgürüz. Belki bir gazeteden, bir radyodan öğrenip diline dolamıştır diyebilirsiniz. Neyi niçin söylediğinden bile haberi olmayabilir zavallının. Ben yine de meczupların perdesiz sözlerini aklımın bir köşesine yazmaktan yanayım. Kaldı ki o dönemin şartlarına ve sonrasındaki elli yıllık kolektif tecrübeye baktığımızda toplumun inceden inceye bir şeylere hazırlandığı, toplumu taşıyan zeminin adım adım kaydırıldığı şüphesinden kurtulmak kolay değil.

Bize ilkokulda öğrettiklerine göre dünya sürekli hareket etmektedir. Hemen hemen hep aynı hızda, aynı yönde ve aynı yörüngede. Çocukluğum bu değişmezlik bilgisinin verdiği güven hissiyle geçti. İyi de oldu. Fakat temel hayat bilgilerinin çoğu gibi bu da ilk gençlik yıllarıyla birlikte sarsılıp yıkılmaktan kurtulamadı. Şaşkınlıkla başlayan, şüpheyle devam eden, nihayet yüzleşmeyle sonuçlanan sürecin sonunda dünyayı uzay boşluğundaki “gezeğen bir cisim” olarak tasavvur etmenin çocukça olduğunu fark ettim. Dünya gezegeninin hız, yön ve yörünge değerleri gözlem alanımızın içindeydi evet, ama müdahale alanımızın dışındaydı. Bilakis biz bu faktörlerin etkisindeydik ve bu konuda yapabileceğimiz çok az şey vardı. Baştan belirlenmiş ve insanın temas etmesine kapalı bir sistem fikrini, daha doğrusu bu türden bir bilgi uğruna yaşamayı soğuk buldum. Bu karar “bilim” denen konsepte mesafeli durmamın da esası oldu. Kozmik bir yasayı keşfetmek ile o yasanın nasıl ve daha önemlisi neden mevcut olduğunu bilmek arasındaki devasa uçurum kapanmış olmuyordu. Bilim ilksel anlamdaki “felsefî neden”le değil, ilişkiselliği açıklayan “mekanik neden”le ilgileniyordu. Bilim tetiği arıyordu, ben tetikçiyi. Neticede, yaratılışın eşsizliği karşısında hayret ve hayranlık duygularıyla dolmak için onu mekanik bir tarzda “nedenlemek” zorunda olmadığımı gördüm. Bu da sanata yönelmemin esasını oluşturdu. 

Hayret ve hayranlığın nadiren yaşadığımız duygular olduğunu düşünürsek, dünya denen koca mekânı ve ömür denen uzun zamanı anlamlandırmak için geride hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar kalır. Hayatımdaki o boşluğa, boşluğa hiç tahammülü olmayan siyaset yerleşiverdi. Bilim mi sanat mı çatışmasından kaçarken daha beterine tutuldum. Bire indirmek isterken kefeler üçe çıktı. Ziya Paşa’nın “bu terâzû o kadar sıkleti çekmez” dediği sınıra dayandım. Dünya, bilim ve sanatın nazarında soyut ve değişmez özleri, özellikleri bakımından değerliydi. Siyasetin gözünde ise değişkenlikleri ve somutlukları kadar değerli sayılıyordu. Bilim ve sanata göre kozmosta nadiren ekstrem hadiseler olur ama bu bir sorun değildir; çünkü varlığın kendisi bile kavranmasına binyıllar yetmeyecek bir vadidir. Siyasete göre ise dünyanın her yerinde her an bir şeyler olmaktaydı. Olmasa da oldurulmalıydı! Hayat doldurulmalıydı, çünkü dünyaya bir kez geliyorduk. Gazetecilerin, siyaset yorumcularının hayatı yirmi dört saat esasına göre anlamaları ve yirmi dördünü de haberle doldurmalarının altında bu dürtü vardır. Dünyanın hep aynı hızda, yönde, yörüngede döndüğü bilgisi siyaset için fazla bir şey ifade etmiyordu; bilim ve sanatın dünyayı durdurup düşünmeye davet eden teklifi sıkıcıydı. Siyaset, dünyayı dışlaşmış dinamikler ve bu dinamikler arası etkileşimler üzerinden okumaya çalışıyordu... Galiba hepsi haklıydı!

İlgi duyduğum alanların birbirleriyle çatışmaları, mesafeli durduğum alanların ilgi duyduğum alanlarla kopmaz bağları beni gerilime sürüklüyordu. Neyi, neyle, nasıl ve niçin bilecektim? İstikamet temin edecek o bilgi neredeydi? Bilim ve sanat birbirlerini ironik biçimde “özcü” olmakla suçluyordu, ama ikisi birlik olup siyaseti “özden yoksun” olmakla da suçlayabiliyordu. Tipik 19. yüzyıl icadı olan sosyolojik bakış bu iki(rcik)li okuma biçimlerinin arasına bir kuma gibi girdi. “Bakış” diyorum çünkü sosyoloji ne bilimdi ne sanattı ne de siyaset yapma yoluydu. Sosyoloji daha çok bir araştırma ve betimleme zanaatı oluşuyla ve klasik bilgi kategorilerine mesafeli duruşuyla dikkati çekiyordu. Bununla birlikte bilimsel yöntemden, siyaset pratiğinden, sanat felsefesinden aldıklarıyla kendine bir alet çantası oluşturmuştu. Diğer bilgi/bilim alanlarını araçsallaştırmıştı. Dünyayı ve hayatı açıklamak için “toplum” denen yeni bir mahlûku esas alıyordu. Öyleyse içinde bulunduğumuz girift “toplumsal” durumları bu türden eklektik disiplinlerle açıklamaya çalışmak daha akıllıca olmaz mıydı? Örneğin baştaki anekdota dönersek, “Diyarbakır sola kaydı!” ünlemi (haberi? tespiti? iddiası?) hangi bilgi/bilim alanının konusu olmalıydı? Bugün “Diyarbakır”ın ülkenin tam olarak ne yanına denk düştüğünü söyleyebilecek insanlar meydanda değilse, “sol”un dün de bugün de üzerinde uzlaşılan bir tanımı olmamışsa, “kayma” ile ne kastedildiği sarahatle açıklanamıyorsa bize hiçbir bir bilgi/bilim alanının tek başına yardımcı olabileceğini zannetmiyorum. “Bütünlüklü bakan ve içeriden konuşan” bir bilme disiplini kuramadık.

Bugün zeminin kayacağı bir sağ veya sol yok. Fakat zemin kaymaya devam ediyor, burası muhakkak. Öyleyse bunu nasıl izah etmek gerekir? Benim kanaatim, kaymanın yönü değil sürekliliği üzerine düşünmenin daha önemli olduğudur. Sürekli kayan bir zemin standart yokluğuna, merkezin veya sabitenin yokluğuna işaret eder. Zamanımızı nasıl ölçüp mekânımızı nasıl adlandırdığımız hususunda açık bir konsensüs yoksa ikisi de sonsuza kadar kaymaya devam edecektir. Zemin kaymasını Tanzimat adıyla karşılıyoruz bugün. Bu kadarcık idrake varılması bile bir şeydir. Ne var ki hem Tanzimatçılar hem de onların sulbünden gelenler zemin kaymasını “dünyanın gidişatına ayak uydurmak” olarak, görünüşte “kaçınılmazlık” vurgusuyla ama aslında örtülü bir “izmihlâl” tehdidine bulayarak propaganda ettiler. 19. yüzyıla kadar ne siyasi ne ekonomik ne kültürel açıdan türdeş bir yerküreden söz edemezken Batı’nın küresel standardizasyon programını uygulamaya geçmesiyle bütün milletlerin ve devletlerin zemini kaymaya başladı. Acemilikleri ve acelecilikleri her hâllerinden belli olan Tanzimat aydınları, mesela Şinasi, zemin kaymasına karşı “Asyâ’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikri”ni İstanbul’da izdivaç ettirmeyi öneriyordu. Zeminin çoktan Londra’ya kaydığı anlaşılamamış görünüyordu. Nitekim bu tekliften yirmi yıl sonra zaman da Londra’ya, Greenwich kasabasına kaydırıldı. Batılılaşmacılar sadece ayağımızın kaydığını düşünüyordu. Kayan hayatımızdı!

Muhammed SARI (15 Cemaziyelâhir 1447 - 5 Aralık 2025)

ASRA AYARLI

saat kaç 
‘ben’ gitmelidir 
saat?
 
tokum 
saol 
ben vermeliyimdir.
 
‘ben’ dışardadır
bayım 
saat?

menderes mondrostur bazı
ve bazen 
kaçtır saat?

zemberekli, dahi zehirsizinden
aritmi de olsa olsun 
saat.

kılı kırk yaran böleninden 
değil zamanı
tümel saat.

kılıfı meşinli haşin maşin
asra ayarlı benim 
saat.

asrı farzlayıp çıktım bakmadım 
barok mu rokoko mu ne
yaklaşmıştı saat!

basmışken buz gibi mayına 
nabız mı tutucam
ölüm saati için saat.

bir bireyliktir tutturmuş koyunlar
atlamıyorlar çitten 
olmuş şu saat!

bak hızır da  
geldi gidiyor nolursunuz 
biriniz saat!

çıldırmak hakkı
etti tahakkuk guguk dedi saat
saat?

son trene yetişmek için 
falan değil deli misin

yere çalmalık 

saat!

11 Cemaziyelâhir 1447 / 1 Aralık 2025