Haberlerde ne zaman güneydoğuyla, özellikle terörle ilgili bir haber çıksa babam Erzurum’un meczuplarından Deli Hayro’yu anar. Dediğine göre Hayro sopasını yere vura vura gezer, çarşı pazarda “Diyarbakır sola kaydı! Diyarbakır sola kaydı!” diye bağırırmış. Esnafın meczup nazarıyla baktığı bu adamcağızın 60’ların Erzurum’unda ünlediği sözde bir hikmet arayıp aramamakta hepimiz özgürüz. Belki bir gazeteden, bir radyodan öğrenip diline dolamıştır diyebilirsiniz. Neyi niçin söylediğinden bile haberi olmayabilir zavallının. Ben yine de meczupların perdesiz sözlerini aklımın bir köşesine yazmaktan yanayım. Kaldı ki o dönemin şartlarına ve sonrasındaki elli yıllık kolektif tecrübeye baktığımızda toplumun inceden inceye bir şeylere hazırlandığı, toplumu taşıyan zeminin adım adım kaydırıldığı şüphesinden kurtulmak kolay değil.
Bize ilkokulda öğrettiklerine göre dünya sürekli hareket etmektedir. Hemen hemen hep aynı hızda, aynı yönde ve aynı yörüngede. Çocukluğum bu değişmezlik bilgisinin verdiği güven hissiyle geçti. İyi de oldu. Fakat temel hayat bilgilerinin çoğu gibi bu da ilk gençlik yıllarıyla birlikte sarsılıp yıkılmaktan kurtulamadı. Şaşkınlıkla başlayan, şüpheyle devam eden, nihayet yüzleşmeyle sonuçlanan sürecin sonunda dünyayı uzay boşluğundaki “gezeğen bir cisim” olarak tasavvur etmenin çocukça olduğunu fark ettim. Dünya gezegeninin hız, yön ve yörünge değerleri gözlem alanımızın içindeydi evet, ama müdahale alanımızın dışındaydı. Bilakis biz bu faktörlerin etkisindeydik ve bu konuda yapabileceğimiz çok az şey vardı. Baştan belirlenmiş ve insanın temas etmesine kapalı bir sistem fikrini, daha doğrusu bu türden bir bilgi uğruna yaşamayı soğuk buldum. Bu karar “bilim” denen konsepte mesafeli durmamın da esası oldu. Kozmik bir yasayı keşfetmek ile o yasanın nasıl ve daha önemlisi neden mevcut olduğunu bilmek arasındaki devasa uçurum kapanmış olmuyordu. Bilim ilksel anlamdaki “felsefî neden”le değil, ilişkiselliği açıklayan “mekanik neden”le ilgileniyordu. Bilim tetiği arıyordu, ben tetikçiyi. Neticede, yaratılışın eşsizliği karşısında hayret ve hayranlık duygularıyla dolmak için onu mekanik bir tarzda “nedenlemek” zorunda olmadığımı gördüm. Bu da sanata yönelmemin esasını oluşturdu.
Hayret ve hayranlığın nadiren yaşadığımız duygular olduğunu düşünürsek, dünya denen koca mekânı ve ömür denen uzun zamanı anlamlandırmak için geride hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar kalır. Hayatımdaki o boşluğa, boşluğa hiç tahammülü olmayan siyaset yerleşiverdi. Bilim mi sanat mı çatışmasından kaçarken daha beterine tutuldum. Bire indirmek isterken kefeler üçe çıktı. Ziya Paşa’nın “bu terâzû o kadar sıkleti çekmez” dediği sınıra dayandım. Dünya, bilim ve sanatın nazarında soyut ve değişmez özleri, özellikleri bakımından değerliydi. Siyasetin gözünde ise değişkenlikleri ve somutlukları kadar değerli sayılıyordu. Bilim ve sanata göre kozmosta nadiren ekstrem hadiseler olur ama bu bir sorun değildir; çünkü varlığın kendisi bile kavranmasına binyıllar yetmeyecek bir vadidir. Siyasete göre ise dünyanın her yerinde her an bir şeyler olmaktaydı. Olmasa da oldurulmalıydı! Hayat doldurulmalıydı, çünkü dünyaya bir kez geliyorduk. Gazetecilerin, siyaset yorumcularının hayatı yirmi dört saat esasına göre anlamaları ve yirmi dördünü de haberle doldurmalarının altında bu dürtü vardır. Dünyanın hep aynı hızda, yönde, yörüngede döndüğü bilgisi siyaset için fazla bir şey ifade etmiyordu; bilim ve sanatın dünyayı durdurup düşünmeye davet eden teklifi sıkıcıydı. Siyaset, dünyayı dışlaşmış dinamikler ve bu dinamikler arası etkileşimler üzerinden okumaya çalışıyordu... Galiba hepsi haklıydı!
İlgi duyduğum alanların birbirleriyle çatışmaları, mesafeli durduğum alanların ilgi duyduğum alanlarla kopmaz bağları beni gerilime sürüklüyordu. Neyi, neyle, nasıl ve niçin bilecektim? İstikamet temin edecek o bilgi neredeydi? Bilim ve sanat birbirlerini ironik biçimde “özcü” olmakla suçluyordu, ama ikisi birlik olup siyaseti “özden yoksun” olmakla da suçlayabiliyordu. Tipik 19. yüzyıl icadı olan sosyolojik bakış bu iki(rcik)li okuma biçimlerinin arasına bir kuma gibi girdi. “Bakış” diyorum çünkü sosyoloji ne bilimdi ne sanattı ne de siyaset yapma yoluydu. Sosyoloji daha çok bir araştırma ve betimleme zanaatı oluşuyla ve klasik bilgi kategorilerine mesafeli duruşuyla dikkati çekiyordu. Bununla birlikte bilimsel yöntemden, siyaset pratiğinden, sanat felsefesinden aldıklarıyla kendine bir alet çantası oluşturmuştu. Diğer bilgi/bilim alanlarını araçsallaştırmıştı. Dünyayı ve hayatı açıklamak için “toplum” denen yeni bir mahlûku esas alıyordu. Öyleyse içinde bulunduğumuz girift “toplumsal” durumları bu türden eklektik disiplinlerle açıklamaya çalışmak daha akıllıca olmaz mıydı? Örneğin baştaki anekdota dönersek, “Diyarbakır sola kaydı!” ünlemi (haberi? tespiti? iddiası?) hangi bilgi/bilim alanının konusu olmalıydı? Bugün “Diyarbakır”ın ülkenin tam olarak ne yanına denk düştüğünü söyleyebilecek insanlar meydanda değilse, “sol”un dün de bugün de üzerinde uzlaşılan bir tanımı olmamışsa, “kayma” ile ne kastedildiği sarahatle açıklanamıyorsa bize hiçbir bir bilgi/bilim alanının tek başına yardımcı olabileceğini zannetmiyorum. “Bütünlüklü bakan ve içeriden konuşan” bir bilme disiplini kuramadık.
Bugün zeminin kayacağı bir sağ veya sol yok. Fakat zemin kaymaya devam ediyor, burası muhakkak. Öyleyse bunu nasıl izah etmek gerekir? Benim kanaatim, kaymanın yönü değil sürekliliği üzerine düşünmenin daha önemli olduğudur. Sürekli kayan bir zemin standart yokluğuna, merkezin veya sabitenin yokluğuna işaret eder. Zamanımızı nasıl ölçüp mekânımızı nasıl adlandırdığımız hususunda açık bir konsensüs yoksa ikisi de sonsuza kadar kaymaya devam edecektir. Zemin kaymasını Tanzimat adıyla karşılıyoruz bugün. Bu kadarcık idrake varılması bile bir şeydir. Ne var ki hem Tanzimatçılar hem de onların sulbünden gelenler zemin kaymasını “dünyanın gidişatına ayak uydurmak” olarak, görünüşte “kaçınılmazlık” vurgusuyla ama aslında örtülü bir “izmihlâl” tehdidine bulayarak propaganda ettiler. 19. yüzyıla kadar ne siyasi ne ekonomik ne kültürel açıdan türdeş bir yerküreden söz edemezken Batı’nın küresel standardizasyon programını uygulamaya geçmesiyle bütün milletlerin ve devletlerin zemini kaymaya başladı. Acemilikleri ve acelecilikleri her hâllerinden belli olan Tanzimat aydınları, mesela Şinasi, zemin kaymasına karşı “Asyâ’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikri”ni İstanbul’da izdivaç ettirmeyi öneriyordu. Zeminin çoktan Londra’ya kaydığı anlaşılamamış görünüyordu. Nitekim bu tekliften yirmi yıl sonra zaman da Londra’ya, Greenwich kasabasına kaydırıldı. Batılılaşmacılar sadece ayağımızın kaydığını düşünüyordu. Kayan hayatımızdı!
Muhammed SARI (15 Cemaziyelâhir 1447 - 5 Aralık 2025)