Müslüman için akaid ve ilmihâl bilgisi vazgeçilmezdir. Elementer düzeyde bile olsa her Müslümanın bu bilgileri edinmesi farzdır. Fakat bu, dinin selamlık kapısı denebilecek mevkiidir, medhaldir. Kişi bırakın kavileştirmeyi, elementer düzeydeki itikadî pozisyonunu koruyabilmek için bile bu noktada kalmamalıdır. İslam bir daire ise, söz konusu bilgiler dairenin çeperlerine tekabül eder. Sürekli dairenin merkezine, gidilebildiği kadar merkezine ilerleme mecburiyeti vardır. Ne var ki insanların çoğu bu mecburiyeti hissetmez. “Namaz hocası” kadar ilim edinen herkes o noktada kalır; dönüp ekmeğine bakar, gündelik koşturmacaya kapılır, türlü hayat gailesine dalar. İslam safhasından iman safhasına geçemez.
İslam ne kadar geniş ise iman da o kadar özel bir bilgi alanıdır. Bana kalırsa bugün bu bilginin eşiğinde sınıf bilinci meselesi yatmaktadır. Müminler seçkin insanlar olduklarını ve seçkinliğin büyük mesuliyetler getirdiğini bilir. Müminler seçkinliğin sebep olabileceği kibir ve ucb duygularına karşı teyakkuz hâlinde olan, seçkinliğin gerektirdiği mesuliyeti yerine getirme hususunda fedakârca hareket eden insanlar topluluğudur. Müminler de müslimler gibi “namaz hocası”na tâbidir, oradaki emir ve nehiylere harfiyen uymayı şeref sayar. Bununla birlikte, “bilmek” ile “uymak”, “uymak” ile “olmak” arasında deryalar vardır ve o deryalarda gizlenen incileri çıkarma imtiyazı yalnız onlarındır. “Bilmek”in “uymak” olmadığını ve “uymak” olmaksızın “olmak”ın imkânsızlığını en iyi onlar bilir. Bu indî ve tecrübî bilgilerdir onları diğer sınıflardan ve sınıfsızlardan farklılaştıran. Bilmesinde, eylemesinde ve düşünmesinde kendi topluluğuna mahsus şartları olmayanın yahut bu şartları gözetmeyenin sınıf bilincinden söz edemeyiz. Çoğunluktan ayrı bir mevkileri ve tam da bu yüzden çoğunluğu maruf ve münker hakkında güçleri yettiğince aydınlatma vazifeleri vardır müminlerin. Mümin, İslâm’ı kavrarken başvuracağımız müşahhas ve mücerred bileşenlerin temsilidir. Bugün ne Resûl-i Ekrem’de tecelli eden hakikati bizzat görme imkânımız var ne de Müslüman kalabalıkların temsiliyetini yeterli görmek mümkün. Bugün ve kıyamete dek mebde ile meadı, ukba ile dünyayı, madde ile manayı bir arada yansıtabilecek tek odak mümindir.
Odağımızı kaybetmiş gibiyiz. Modern çağ, Müslümanların kendi dinleriyle ilgili algılarına, onları ifrattan tefrite savurmak suretiyle ikinci bir darbe vurmuştur. Bize ilk darbeyi vuran bizdik elbette. Modernlikle karşılaşana kadarki Müslümanlık, ta Emevîlerden başlayarak devletin elinde politik bir koza, halkın dilinde ise mitolojik bir anlatılar silsilesine dönüşmüştür. İki tabaka da İslâm’ı ifrat noktasında idrak etmenin taşkın tutumunu yansıtır. Modernliğin tefritçi tesiri hem süreci tersine çevirmiş hem de iç çarpılmalara sebep olmuştur. Modern çağlarda devlet “dinlerden bir din” şeklinde yeniden kategorize ederek, “terakkiye mani menkıbeler külliyatı” damgası vurarak, tenzil-i rütbeye uğratarak İslâm’ı yolunun üzerinden kaldırmaya çalışmıştır. Halk ise hem devletin tenzil muamelesine duyduğu itiraz hem Batı dünyasının tasallutuna duyduğu kin sebebiyle İslâm’ı politik bir savunma hattı, kendi varoluş hakkının argümanlarını devşirebileceği bir tarihsel kaynak olarak görmeye başlamıştır. İlk bakışta devletin ve halkın İslâm algıları yer değiştirmiş gibidir. Halkın pozisyon alışı tarihte ilk kez hem kâfire hem kendi yöneticilerine karşı mücadeleyi gerektirmiş, yani kendi içinde ikinci bir kırılmaya sahne olmuştur. Aynı kırılma devlet içinde de gerçekleşmiş, millî menfaatleri gözeten devlet adamları ile Batılılaşma taraftarları belirgin biçimde ayrışmaya başlamıştır. Müminliğin en güzide simalarından olan Türk karakteri tarih sahnesine yeniden bu kırılgan devrede çıkmıştır. Kâfire ve onun dümen suyunda giden devletlû olsun halktan olsun birçok kimselere karşı durmuş; İslâm’ın aşkın ve tarihsel boyutlarını bir bütün olarak kabul eden resmî ve sivil bir avuç insanla tesanüd içinde olmuştur. İki yönden ve dört koldan yapılan hücuma karşı itikadî pozisyon ile politik duruşu kaynaştırarak mücadele eden bu özel karakter 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında yalnız Türk topraklarında görülmüştür.
İslâm’ı menkıbevî cihetten tanıyagelenler modernliğin fiilî istilacılığını, iktidar cihetinden tanıyagelenler modernliğin itikadî çürütücülüğünü kavramakta geciktiler. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini gördüklerinde birbirlerine ve İslâm’a saldırmaya başladılar. Tuhaf ama böyle. Birbirlerine saldırmalarıyla İslâm’a saldırmaları arasında fark yoktu. Şükür ki içlerinden bu kısırdöngüyü kıracak yolu işaret eden müminler çıktı. 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında Türk topraklarındaki bir avuç mümin “dost ve düşman ayrımı”nın nasıl yapılacağını göstermeye gayret etti. İslâm esastır diyen; halk da olsa devlet de olsa İslâm’dan ayrılanı cezaya müstehak gören; devletin sapkınlığına karşı halkı itidale, halkın azgınlığına karşı devleti adalete çağıran onlardı. Çağrıya kulak vermeyenler bir derdi bin ettiler, sorunlarını toplumsallaştırarak veya tarihselleştirerek çözme(!) yolunu seçtiler. Bugün hâlâ böyledir: “İnanç krizi” adı altında iç yaralarını etrafa neşredenler, başından beri kandırılıyormuşuz diyenler yolu baştan yanlış tutmuş, yanlışını kabullenemeyip yutkunamamış insanlardır.
Denge… denge… denge… Aradığımız bilinmez bulunmaz bir nesne değil. Fakat onu ne Kitab’da bir formül ne tabiatta bir kanun hâlinde bulabiliriz. Evvela şuna dikkat edelim: Dengenin tecellisi ile temsili ancak aynı anda ve aynı yerde gerçekleşebilir. Temsilsiz tecelli olabileceği kabulü bizi muğlaklığa (hristiyanlığa), tecellisiz temsil olabileceği kabulü bizi sığlığa (yahudiliğe) götürür. Tecelli ve temsilin kaynaşma mediumu insandır, hususen mümindir. İtikadın teklif ettiği hakikat ve tarihin sürükleyip önümüze yığdığı zuhurat o referans noktasına bakılarak anlaşılabilir, o mihenk taşına vurularak ayıklanabilir. Âişe annemizin Resûl-i Ekrem ile Kur’ân’ın birbirine delâlet ettiğini belirtmesi bundandır. İslâm’ın özünü teorik ve pratik meselelerin cenderesine hapsetmeyecek insaflı yaklaşımı yalnız müminin yaşayışında sezeriz. Onu gökte aradığımız için “ne kadar bulunmaz biriymiş” diyoruz. Ona bir gün yerde rastladığımızda “ne kadar da içimizden biriymiş” diyeceğiz.
İnsaf... İnsaf etmek, aklın her şeyin ancak nısfını bilebileceğini baştan kabul etmek, tahkikatını bu nısf dairesinde yapabileceğini bilmektir. Değil mi ki insandır, bu bakımdan mümin de yarımdır. Mümindeki nısf, dinin yarısı böyleyse kim bilir tamamı ne kadar yücedir dedirtmeye yarar. Surete bakıp siretin mahiyetini anlamaya çalışırız. “Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm” olan Allah’ın bazen celaline bazen ikramına muhatap oluşumuz gibi. İki ismin aynı anda, aynı yerde tecelli edişini kavrayamaz insan, yalnız birini görebilir. Mümin ikisi de haktır der ve ikramı ümit eder. İnsaflı adamın ikramı da intikamı da hayırlıdır bu yüzden. İslâm’ı insaf nazarıyla tanımayanlar onun ne ikramına ne intikamına akıl erdirebilir. İkram yalan, intikam zulümdür diyorsan insafsızın birisin demektir.
Muhammed SARI (20 Cemaziyelâhir 1447 - 10 Aralık 2025)